Ruhun Arzuları ve Kişilik Gelişimi

Freud’un arzu ve ruhsal gelişim arasında kurduğu bağlantıyı doğru anlamak açısından “arzu” sözcüğüne yüklediği anlamı açıklığa kavuşturmak gerekir. Modern düşüncede arzu nesnel ve gözlemlenebilir bir etken olarak insanın bilinçli, hesaplı tutum ve davranışlarıyla ilişkili bir gerçeklik olarak ele alınmaktadır. Freud ise arzunun bilinçdışı ile ilgisini kurarak, arzunun öznel boyutunu açığa çıkarmıştır. Ona göre, kişiliğin oluşum sürecinde insanlar, canlı bir organizma olmaktan kaynaklanan içgüdüsel dürtülerin yarattığı arzuların karşılanması için(doyum)  açığa vurulan fakat toplumca hoş karşılanmayan bazı dürtüleri de bilinçdışına bastırmak (represyon) zorunda kalır. Ancak bastırma işlemi, arzuları ortadan kaldırmaz, onları ruhsal aygıtın bilinçdışı kısmına iter.  Bastırılmış arzular, kendini insanların tutum ve davranışları üzerinde bilinçdışı bir etki yaratarak belli ederler.

Represyon, kişilik gelişim açısından kaçınılmaz bir zorunluluktur. Ancak bedeli de “bitmez-tükenmez bir hoşnutsuzluk kaynağı” olan bir hayli ağır bir gerekliliktir. Arzu, represyon ve ruhsal gelişim arasındaki ilişkiye daha yakından bakmayı deneyelim.

Freud, üç parçalı ruhsal aygıt kuramında içgüdüsel dürtüleri ayrı bir bölüme, ruhsal- zihinsel yaşamın en hayati katmanına ayırmış,   böyle yaparak içgüdüler kuramının gelişiminde zirveye ulaşmıştır. Günlük yaşamı örgütleyen, düzenleyen, problem çözücü kapasitesi olan ego kavramsallaştırmasına karşıt olacak şekilde Freud, id’i içgüdülerden kaynaklanan ve primer düşünce sürecinin emrinde olan, tamamen düzensiz neredeyse kaotik gibi görünen birincil enerji kaynağı olarak canlandırmıştır. Bu özelliğine rağmen id, bilinçdışıyla özdeş ya da eş anlamlı değildir.

Freud’un özgün deyişiyle “kaynayan heyecanlar kazanı” id, kişiliğin karanlık, ulaşılmaz bölümüdür. Dürtülerin amacı ne pahasına olursa olsun doyumdur.

İd’in örgütlü bir düzeni yoktur. Tümüyle haz ilkesine göre işler. Bilinç, mantık, akıl bu düzeyde geçerli değildir. Birbirine karşıt ve çelişik arzular bir arada, yana yana bulunabilir. İd’e yabancı denebilecek her hangi bir şey söz konusu değildir.

Zaman ve mekân kavramlarının geçerliliği yoktur. İyi- kötü ya da güzel-çirkin gibi değerler id’de bulunmaz. Kısaca id, doyum isteyen dürtüsel arzuların kazanıdır.

Freud’a göre id, kalıtsal olarak verilidir. Doğumdan başlayarak doyum aramak dışında hiçbir başka amacı olmayan içgüdüsel dürtüler bebeği yönetir. Başka bir deyişle “tümüyle id olarak doğarız.” Bebek, hiçbir sınırlama kabul etmez dürtüleri erteleme, denetleme ve başka bir amaca yöneltme gibi bir kapasitesi henüz mevcut olmadığından dürtü doyumları için başkasının varlığına muhtaçtır. Freud bu mutlak bağımlılığın kaynağı olan “eksik yaratık” gerçekliğinden yola çıkarak dahice bir insan tasarımı sunar. Bebeğin varoluşsal olarak muhtaç bir yaratık olması sanıldığı kadar mutlak değildir. Freud öncesi düşünürler ruhsal gelişimi tanımlamak için kalıtım ve çevre kavramlarını yeterli bulmaktaydılar. 19.yüzyıl bilim anlayışında çevre ile kalıtım arasındaki etkileşim insanın hem biyolojik olgunlaşmasını (büyüme) hem de ruhsal gelişimini sağlıyordu. Sanki bu iki faktör birbirlerinden bağımsızmış gibi eklemlenmeleri yeterli sayılıyordu. Başka bir deyişle belirli bir kişinin yaşam boyu taşıdığı özellikleri anlayabilmek için kalıtsal verileri ve içinde yer aldığı çevrenin özelliklerini bilmenin yeterli olacağı kabul ediliyordu. Bu görüş günümüzde de varlığını korusa da bütünüyle doğru değildir. Freud’la başlayan ve daha sonraki dönem çocuk psikanalistlerinin kanıtladığı gibi; insan doğduğu andan başlayarak içinde bulunduğu ortamı değiştirir ve değiştirmeye de devam eder. İnsan cansız bir varlık gibi çevrenin etkilerine pasif olarak maruz kalan mutlak bağımlı bir yaratık değildir. Freud, “arzunun hayal gücüyle doyurulması” kavramını geliştirerek nasıl büyüdüğümüzü şu şekilde tanımlamıştır.

 “Karnı acıkmış bebek, ağlayarak bakıcısına kendini duyurmak ister. Anne memesi ya da biberonla gelen sütle doyan bebek huzur içinde uykuya dalar. Ancak süt gelmezse çocuk daha şiddetli ağlamaya başlar. Bu çabalar da işe yaramazsa yani süt gelmezse bebek, dâhice bir buluşla kendini geçici de olsa doyurur. Bebek sütün tadını, kokusunu, sıcaklığını ve anne memesinin görüntüsünü düşlemeye, hayal etmeye başlar. Bu durumda kalan bir bebek gözlenirse büyük bir iştahla emme faaliyeti içinde olduğu, hatta parmağını keşfederek adeta meme emer gibi yaptığı ve kısa zamanda uykuya daldığı görülür. İşte buna “arzunun hallüsinatuar doyumu” denir. Hallüsinatuar çünkü arzu duyulan nesne ve doyuma ilişkin algıyı tam olarak yaratmak söz konusudur. Ne var ki bedenin duyduğu açlık gerçekte giderilmiş değildir. Kısa bir süre sonra bebek uyanır. Meme ya da biberon gelene kadar ağlamaya başlar. Bu birkaç acı verici deneyimden sonra bebek bu düşsel algı ve doyum ile gerçek algı ve doyumu birbirinden ayırt etmeyi öğrenir. Anne ve sütün gerçek anlamda elinin altında olmasını hayali doyumlardan ayırt etmeyi öğrenir. Gerçekten orda, dışarıda olup açlığımızı bastıran şeyle ona benzeyen ama “burada, içimizde, bende” olup açlığımızı gerçekten gidermeyen şeyi birbirinden ayırt eder. İşte bu temsilin (reprezantasyon) doğuşudur. Temsil de bir dış gerçekliğe karşılık olarak kendi kendimize canımız istediği kadar verebileceğimiz ancak, dış dünya mekanından ayıtrt edilmesi gereken bir psişik mekanda, bir tek “burada, içerde” olabilecek şey diye tanımlanır. Bu harika olanaktan tüm psişik yaşam (temsiller yaratma ve onlarla oynamaya yarayan araç olarak dilin vereceği müthiş ivmeyle) gelişeceği için büyüleyici bir kazanımdır bu. Öyleyse elinde başka bir iş olduğu için ya da henüz zamanı gelmediği için vb. annenin çağrıldığında bazen gelmemesi çok iyi demek ki. Çocuğun tüm ihtiyaçlarını hemen gideren kusursuz annenin sağladığı huzurla hemen uykuya dalabiliriz ama temsiller dünyasına adım atmaya da fırsat bulamayız.” (Freud, Metapsikoloji)

İÇİMİZDEKİ AHLAK ZABITASI: SÜPEREGO

İnsan yalnızca kendi davranışlarını değil, çevresindeki insanların eylemlerini de gözleyen ve değerlendiren bir varlıktır. Ego, kendisini bir başka nesne gibi gözlemleyebilir. Önceleri bu işlevi bağımsız ve hayati bir görev gibi düşünen Freud, gözlemleyen ve yargılayan bu ego parçasını ayrı bir kişilik yapısı olarak tanımlamış ve buna süper ego adını vermiştir.

Bilinçli vicdan, bir ego işlevi olmaktan çıkmış, kişiliğin özerk bir yapısı olan süperego’nun parçası olarak tanımlanmıştır.

Süperego, ego’nun üzerinde denetleyen, gözetleyen ve yargılayan bir ahlak yargıcı gibidir. Bu işlevleri için gerekli olan enerjiyi o da ego gibi id’’den alır. Ego’ya en katı ve sert ahlaki yaptırımları uygular. Örneğin suçluluk duygusu ego ile süper ego’nun çatışmasının bir ürünüdür.  Süper ego’nun oluşumu pregenital cinsel gelişmeyle doğrudan ilişkilidir. Erken çocuklukta dürtü doyumu ve hazza ulaşma açısından herhangi bir içsel engel ve ketleme söz konusu değildir. Çocuğun hazza yönelik davranışlarını engelleyen dış çevredir. Kısaca ana babadır. Ebeveyn etkisi, sevginin kanıtı ya da sevgi yitimi tehditi altında çocuğun davranışlarını yönlendiren temel etmendir. Sevgi yitimine yol açabilecek arzular, çocukta erken kaygı nedenidir.

Dış kaynaklı yasakları ve engelleri zamanla içselleştiren çocuk, içinde adeta ebeveyn rolünü üstlenen bir yapıyı bilmeden geliştirir. Bu yapı, ego’yu gözetleyen, yönlendiren gerekirse suçlulukla cezalandıran süperego’dur.

İçselleştirilmiş toplumsal ahlak olarak tanımlayabileceğimiz süperego, tek yönlü bir biçimde kurulmaktadır. İşin ilginç yanı, ebeveyn otoritesinin yasak ve cezalarını içselleştirirken, pozitif yönleri yani sevgi ve şefkati hiç önemsememesidir. İyi ve kötünün ne olduğuna ilişkin yargıların gelişip güçlenmesiyle şekillenen süperego’nun Oidipus kompleksinin çözümüyle doğrudan ilişkili olması, Freud’un temel tezini oluşturur.

Karşı cins ebeveyne büyük bir aşkla bağlı olan ve kendi cinsi ebeveyni hasım ve rakip olarak gören çocuğun 3-5 yaşları arasında yaşayıp çözmek zorunda olduğu bu “evrensel insan tragedyası” nın çözümü süperego’nun da çekirdeğini oluşturur.

İğdiş edilme (kastrasyon) korkusu ile, kendi cinsi ebeveynle özdeşim yapmaya yönelen çocuk, bir anlamda süperegosunu da oluşturur. Bu bakımdan Freud, süperegoyu, Oidipus kompleksinin mirasçısı olarak görmüştür.

Freud, İd kavramını geliştirmeden önce, id’in içeriğini tümüyle zihinsel (ruhsal) yapının bilinçdışı yani egonun bilgisi dışında işleyen bölümüne yüklemiştir. Ancak kişilik yapısının üçlü bölümlemesi ( yapısal hipotez) bir kurama dönüştürüldükten sonra ego’nun tümüyle bilinçli sayılamayacağını, gerçekte ego’nun da, süperego’nun da hem bilinçte hem bilinçdışında yer alan bölümleri bulunduğunu söylemiştir. Bu bölümler, belirgin bir çaba harcanmadıkça, kişinin varlığını öğrenemeyeceği bilgilerle doludur. Yalnız id, daha önce “bilinçdışı sistem” diye nitelenen ruhsal yapının, tüm özelliklerini içermektedir ve tümüyle bilinçdışıdır. Ego’ya yabancıdır. Böylece Freud, insanın ruhsal –zihinsel yapısını birbirleriyle etkileşim içinde bilinçli ve bilinçdışı süreçlerle ilişkili üç bölgeye ayırmış olmaktadır.

İd, ego ya da süperego’dan birinin baskın olması halinde kişilikte ne gibi özgül görünümlerin ortaya çıkabileceğini Freud, karakter tipolojilerini sınıflandırırken tanımlamıştır.

Kişinin çevreye sağlıklı uyumu, bu üçlü yapı içinde egonun belli bir güç kazanması ile gerçekleşir. Ego’nun ister kalıtsal ister travmatik yaşantılar gibi nedenlerle zayıf kaldığı ya da anne yoksunluğu başta olmak üzere çevresel eksiklikler ve baskılarla gelişemediği durumlarda id’den kaynaklanan dürtüler ve arzular, süperego’nun ahlakçı yargılarıyla “bastırılır ve bilince daha doğrusu ego’nun bilgisine yansımaları önlenir”.

Ego’nun zayıflığının bir sonucu, erken çocukluktan itibaren hissedilen “tehlike” duygusunun ( gerçekte tehlike öğesi taşımayan nesnelere de yansıtılması nedeniyle ortaya çıkan nevrotik ya da moral anksiyeteye dönüşmesi yüzünden)  ortaya çıkabilecek gerilimin ve kaygının önlenmesi amacıyla bastırılmasıdır.

Kaygı, özgül deyişle söylemek gerekirse “angst” ya da anksiyete, haz değil, acı veren bir uyarılma durumudur. Eğer ego, belirli bir dürtünün libido yatırımı (katheksis) yapması halinde kaygının doğacağını algılarsa, bu dürtülere karşı “tepki oluşturur” ( reaksiyon formasyon). Bir başka deyişle, o katheksise karşı olan (anti katheksis)  belli eğilimlerini (id’den aldığı libidoyu bu işte kullanarak)  yoğunlaştırır ve pekiştirir. Kaygının belirmesi haz ilkesini tehdit edeceği için id’in de buna itirazı olamaz.

Freud bu gözlemlerden yola çıkarak karakterin tümüyle ego’ya ait bir özellik olduğu sonucuna varmıştır. Karakteri oluşturan etkenlerin başında eski ana baba otoritesinin süperego olarak ego’ya eklenmesi yer almakta, bunu önce her iki ebeveynle özdeşleşme daha sonra da önemli öteki kişilerin ( significant others)  ego idealinde temsil edilmesi izlemektedir. Karakterde etkin olan diğer iki öğe de, bazı savunma mekanizmaları ( bastırma, yadsıma, karşıt tepkiler kurma, aklileştirme, yüceltme vb) biçiminde karşımıza çıkmaktadır.

ÜLKÜSEL BENLİK: EGO İDEALİ

Oidipus kompleksinin sağlıklı çözümlenmesiyle birlikte, ebeveynin libidinal kathekisis nesnesi olarak önem ve değeri giderek azalır. Bununla birlikte “ başka önemli kişilerin” örneğin, öğretmenin ve eğiticilerin, benlik gelişiminde etkileri artmaya başlar. Süperego, bu kişilerin de etkisiyle değişmeye ve yeniden oluşmaya başlar. Ancak özdeşim nesneleri her zaman ebeveyn olduğu için öteki önemli kişiler olsa olsa taklit ve özenme yoluyla benlik içinde temsili bir figür olarak yer alabilirler. Süperego,  “ ego ideali” denen, egonun taklit etmeye çalıştığı davranışları için örnek aldığı, “mükemmel” olduğunu varsaydığı modeli de içermektedir. Ego ya da karakter yapımız kendi performansını bu ideale göre değerlendirir. Aşağılık Kompleksi diye Adler’in çok önem verdiği temel kavram Freud’a göre; ego ile “ego ideali” arasındaki uyuşmazlıktan başka bir şey değildir. Oidipus kompleksinin mirasçısı olan süperego, kaynağını ve enerjisini İd’den alır. Süperego her türlü ahlaki kısıtlamanın ve “mükemmellik” anlayışının temsilcisidir. Onun oluşmasını sağlayan etkenlerin ana baba ve eğiticiler olduğu göz önüne alınırsa, kültürel açıdan taşıdığı önem de belirginleşir. Kural olarak bu kişiler, çocukluklarında geçirdikleri sıkıntıları unutup, çocukları kendi süperego’larının biçimlenişine göre yetiştirirler. Kısacası her kültür kendine özgü “çocuk yetiştirme tarzlarını” gelecek kuşaklara

aktarır.

Arzu, represyon ve kişilik gelişimi arasındaki bağlantıları daha iyi anlamak açısından Freud’un dürtü kuramına kısaca göz atmak uygun olacaktır.

Freud’un başta dürtü kuramı olmak üzere psikanalizin temel varsayımlarını tüm yaşamı boyunca ortaya çıkan yeni kuramsal ve pratik(terapi) ihtiyaçlar üzerine yeniden gözden geçirdiği bilinmektedir. Bu duruma en iyi örnek, psikanalizin gelişiminin ilk evrelerinde kurduğu dürtü modelini daha sonraları fazlasıyla mekanik bulup çok ciddi bir revizyondan geçirmesidir. Dürtü kuramındaki son şekil olan dinamik kurguyu özetlemek isterim.

Freud insandaki saldırganlık, yıkıcılık, yok etme eğilimlerinin kaynağı üzerinde önemle durmakla birlikte bu eğilimler libidoya oranla ikincil önemdedir. Ancak 1.ci Dünya Savaşı sonrasında görüşü değişir ve insandaki saldırganlık dürtüsünün içeriğini ve kapsamını genişletme ihtiyacı duyar. İkinci evrede artık yıkıcılık ve saldırganlık libido ve ego dürtülerinin amansız rakibidir ve nihai zaferi eline geçirecek olan ölüm içgüdüsünün türevleridir.

Biyolojik doğamızdan gelen yıkıcılığın tümüyle yok edilmesi bu nedenle mümkün değildir. Ancak yıkıcılığın ve saldırganlığın kendi benliğimize ya da dış dünyaya yöneltilmesinin yoğunluğu azaltılabilir. Freud bu nedenle insanlar arasındaki savaşın hiçbir zaman ortadan kalkmayacağı inancını özellikle 1930’larda 2. Dünya Savaşı ihtimalinin sıcak olarak hissedildiği dönemde Einstein’e bildirmiştir. Dürtü ve arzu arasındaki ilişkiyi represyon üzerinden kuran Freud’un insan gelişim kuramı bilindiği gibi çok defa  “ akılcı”(rasyonalist) olarak görülmüş ve eleştirilmiştir. Bu noktada Freud’a ciddi bir haksızlık yapıldığını düşünmekteyim.

İflah olmaz bir akılcı olduğu sıkça vurgulanan Freud’un akıl karşısındaki konumu gerçekte nedir? Bence Freud akla karşı ikili bir tutum benimser. O, akıl ile akıldışılık diyalektiğini gözeterek Kant gibi aklın özgürleşmesi ile insanlığın da erginleşebileceğini dile getirir. Akıldışılığın kökeni ve işlevi yine aklımız sayesinde açıklığa kavuşturulabilir. Bu yönüyle de akla çok önemli bir rol yükler. Freud kendisinden önceki Aydınlanmacı rasyonalist gelenekten aslında ciddi bir kopuşu da temsil eder. Akıldışılık olarak bilinçdışı güçleri anlamak mümkün olur; Freud’un bu anlamdaki akıldışılığa ne kadar önemle vurgu yaptığı hatırlanırsa onu bir şüpheci olarak görmek de mümkündür. Mantıksal akıl yürütmenin organı olan akıl yine akıldışılıkla mücadelede yeterli olmayacaktır. Akıldışılık bilinçaltı ise, mantıksal akıl da ancak bilinç düzeyinde etkilidir. Bu nedenle bilinçaltı materyalin analizi aklı da tutsak kılan arzuların ve eğimlerin etkisinden kurtarabilir.

Davranışlarının büyük bölümü bilinçdışı güçlerle güdülenen insan, özünde irrasyonel bir canlıdır. Ancak insanın yine de bilinçli aklı ve iradesi (ego) sayesinde kendini tanıması ve geliştirmesi de mümkündür. Ünlü sözü “Nerede id varsa, ego orda olacaktır” tam da bu anlayışını özetler.

Freud’u bu tartışmadan da anlaşılacağı gibi klasik akılcı olarak görmek yerine, romantizmin değerleri ve ülküleriyle beslenmiş eleştirel bir akılcı olarak görmek kanımca daha uygundur.

Tagged: , , , , , , , ,