Terapilerdeki Paradoks ve Hayal Kırıklığı

Terapi,en basit tanımıyla başka birinin psikososyal sorunlarını, psikolojik araçlarla çözme girişimidir. Söz konusu araçlar, günlük dilde kullandığımız sözcüklerdir. Dertli, sıkıntılı bir insana el uzatmak ve destek olmak üzere terapist, sözcüklere başvurur. Terapistler dışında yakın dostlarımız da sözcüklerle bizlere yol gösterebilirler. Kurulan simgesel iletişimler ve duygusal etkileşimlerle karşımızdaki ıstıraplı insanın kafa karışıklığını giderebilir, çaresizlik duygusuna kapılmış olana bir yol gösterebiliriz.  Hangi kültürde olursa olsun insanlar, başkalarına yardım amacıyla teselli, yol gösterme, nasihat ve tavsiye biçimindeki psikolojik araçları kullanırlar. Dostlarımız bir amatör terapist rolü yüklenebilirler. Ancak bu yardım ve destek ilişkisinde hayal kırıklığından söz edilmez. Olsa olsa dostunun önerisinin işe yaramadığı söylenir. Düş kırıklığının sonucu olan kızgınlık ve öfke nasihat ya da teselli veren kişiye yönelmez.

Terapistin de işlevi ve rolü bir bakıma dostlarımızın bize yardım etmek ve destek olmak üzere meşreplerine uygun olarak seçtikleri girişimlere çok benzer. Ancak terapide yaşanan hayal kırıklığı çok derin ve sarsıcı olabilmektedir.

Terapist, bir meslek mensubu olarak yetkili mercilerden onay almış,  içinde yaşadığı toplumda meşru sağaltım otoritesi olarak kabul görmüş kişidir. İyileştirme aracı olarak etkileşimin ön planda olmasının önemli bir sonucu olarak mesleki başarısı, onun benimsediği kuram ve teknikten daha çok kişiliğine bağlıdır. Terapi olarak adlandırılan pratiğin, farklı kültürlerde benzer anlamlarda kullanıldığını biliyoruz. Terapistler, geleneksel kültürlerde başarılı olmuş şaman ve rahip gibi din adamlarının ayaklarını kaydırmış ve “iyileştirme sanatının” tahtına oturmuş beyaz önlüklü modern şamanlar olarak görülebilir. Büyücü şaman ya da şifacı din adamları da günümüzün terapistleri kadar iyi eğitim görmüş, seçkin kişilerdi. Ancak, şaman, şifacı özelliğini kendisinden değil,  doğaüstü güçlerin insanlar üzerinde etkileri olduğuna dair paylaşılmış köklü inançtan almaktadır.

Şifa durumu, şifacının ve dertli insanın özel bir takım bilinç değişimlerine girebilmeleriyle bağlantılıdır. Büyücü tabip rolündeki şifacıların günümüzde de etkili oldukları pek çok kültür halen mevcuttur.

Bilimsel ve rasyonel yöntemlerle çalıştığını iddia eden modern terapistler de hastanın güvenini kazanmak için en az şamanlar kadar çaba sarf etmek durumundadırlar. Modern terapilerde de müdahaleler makul ve anlaşılır gerekçelere dayanmalı, tutarlı ve bütünlüklü olduğu kadar hayatın gerçeklerine uyumlu olmalıdır. Bu anlamıyla terapiler, Batı uygarlığı kökenli olup, taşıdıkları hayatları onarma iddiası ile Aydınlanma projesinin çocuğudur. Psikoterapiler,”şifacılar sınıfı”nın mensupları tarafından uygulanır. Bu kişiler, bağlı oldukları ekollerin tekniklerinde ustalaşmak için kendilerini sürekli yenilemek ve geliştirmek zorundadırlar. Geçimlerini, zaman ve enerjilerini ücret karşılığı takas ederek sağlarlar. Sonuç olarak terapistler, sürekli olarak, uzmanlığı gereği “duygusal açıdan sıkıntılı” insanlarla ilişki içindedir. Bu bakımdan da bir tür “ruhsal kirlenme” yaşamaya mahkumdurlar. Ücret karşılığı bu hizmeti veriyor olsalar da mesleki bıkkınlık ve hayal kırıklıkları yaşamaya karşı hazırlıklı olmaları gerekir. Terapiye başvuranların yaşadıkları hayal kırıklıkların bir kısmı da işte bu bıkkınlık ve tükenmişlikten ileri gelir.

Türü ne olursa olsun terapilerin tümünde ortak olan bir sorun vardır. Terapistin görevi, yapılması gereken şeyi hastanın yapmasını sağlamaktır. Yapılması gereken de hastanın bir türlü yapamadığı şeylerdir. Bu da bir paradoks yaratır. Hasta üstesinden gelemediği sorununu terapistin halletmesi beklentisi ile çıkagelir. Terapist de düzelmesi ya da daha iddialı bir deyişle iyileşmesi için, hastanın çoğunlukla kaçındığı şeyin üstüne gitmesini ister. Bu paradoks en çok da nevrotik korku ve saplantılarla çalışırken belirginleşir. Panfobik bir hasta, anlamsız ve mantıksız olduğunu bildiği halde elinde olmayan korkuları yüzünden yaşamının kısıtlandığını, gündelik hayat kalitesinin düştüğünü ve verimliliğinin azaldığını yana yakıla doktora anlatır. Mümkünse ona acı çektirmeyecek, büyük zahmetlere katılmasına gerek olmayacak yöntemlerle,  bu sorununun halledilmesini ister.

Tedavinin nasıl olacağına ilişkin görüşmenin yapıldığı, hastanın tedaviye aktif katılımının beklendiği, korkularıyla yüzleşmesi için korku nesnelerinin üstüne gitmesi gerektiği yolundaki açıklamaların yapılmasından sonra, ilk seanstan başlamak üzere terapi süresince üç tür nevrotik  tutumla karşı karşıya geliriz.

Birinci gruptakiler:” Hayatımda onca tatsızlık ve doyumsuzluk varken, üstelik dünyanın beni anlamadığı apaçık ortadayken, korkularımın üstüne gitmek ve kaçındığım acı ile yüzleşmek gerektiği de nereden çıkıyor?” diye düşünen ve yanlış bir terapiste geldiğine kanaat getiren hastalardır. Hayal kırıklığını erkenden yaşayan bu tür hastalar ilk adımda içine düştüğü hayal kırıklığı ile başka teknik ve yöntemleri olan doktorlar aramaya koyulurlar. Bu gruptaki hastaların, terapistlerini, kadiri mutlak bir güç olarak görme eğilimi vardır. Oysa “karşısında duran kişi öyle sandığı gibi ya da ona anlatıldığı gibi işinin ehli bir profesyonel değildir.” Şifayı hipnoz yaparak ya da sihirli bir ilaç vererek sağlayacak başka bir terapist arama planı,  bu aşamada yapılır.

İkinci gruptakiler ise peşini bırakmayan sorunların(korku ve takıntılar vb) kısmen de olsa kendilerinden kaynaklandığına ilişkin belli belirsiz bir kavrayışa sahiptirler. Korkularıyla yüzleşme cesaretine daha önce sahip olamadıklarına ama “evvel Allah bu ünlü terapistin yardımı sayesinde bu kez bunu başaracaklarına” dair inançlarını ilk seansta terapiste bildirirler. Akıllarınca terapistlerini cesaretlendirirler. Bu kez azimli olduklarını, morallerinin hiç olmadığı kadar yüksek olduğuna terapisti inandırmaya çalışırlar. Oysa cesaretlendirilecek olan hastanın bizzat kendisidir. Terapist de zaten ilk görüşmeden itibaren bunu yapmaya çalışıyordur. Bu tür hastalar, birkaç görüşmeden sonra kendilerini daha iyi hissettiklerini bildiriler fakat asıl mesele olan korkularının, hala devam etmekte olduğunu da eklemekten geri durmazlar. Bunlar “iyi ve başarılı hasta”  rolünü hemen üstlenen ve terapide “balayı dönemi” diye bilinen geçici subjektif iyilik haline girmeye yatkın kişilerdir. Terapistin anlayışlı ve yargılamayan tutumu, kısa bir süre de olsa o kadar iyi gelmiştir ki, bu durumun bozulmasını istemezler. Kısacası asıl sorunlarını geçici ve aldatıcı bir iyilik duygusu veren acısız ve zahmetsiz bir alana kaydırırlar. Ancak balayı uzun sürmez. Korkular tam gaz yoldadır. Artık bu “cicim ayı” bitmek üzeredir. Düş kırıklığı kaçınılmazdır. Bu noktadan sonra iki seçenek vardır. Terapisti terk etmek, bir başkasını eskiden olduğu gibi aramaya başlamak yollardan birisidir. Bu gruba giren hastalardan bir kısmı,  nevrotik patolojinin kısmen daha hafif olduğu ya da terapistle daha eşitlikçi ilişkiye yatkın olanlar, terapistin performansından hoşnut olmadıklarını ifade edebilecek medeni cesarete sahip olanlardır. Klasik psikanalitik literatürde hastanın terapiste karşı hissettiği bu negatif duygu ve tutumlar, “negatif transferans” olarak adlandırılır. Hastasının kendisine yönelik olumsuz duygularından ve düşüncelerinden, narsisitik  yaralanma ve incinme yaşamayacak kadar deneyimli ve olgun terapist, hastanın bu olumsuz tutum ve duygularını ele alıp işlemelidir. Terapist şanslı ise, hasta terapinin içinde bu tür yaşantıların doğal olacağını kavrar ve daha gerçekçi beklentilerle ve daha aktif bir işbirliği ile yola devam eder. Deneyimsiz ve başarılı olma hırsı yüksek olan terapist, hastanın kendisine yönelik olumsuz izlenim ve duygularını bir husumet(hostilite) olarak algılar ve tedavi kesilir. Bir başka olasılık da hastanın, terapistin negatif transferansı ustaca ele alma girişimini kavramaması durumudur. Bu koşullar altında sonuç yine hüsrandır ve hasta tedaviyi bırakır.

Üçüncü grup hastalar, tedavinin içerdiği yapısal paradoksun anlamını kavrayacak ve korkularıyla baş etmesi için belirli bir dozda acı ve zahmete katlanması gerektiğini görebilecek kadar iç görü sahibi nevrotiklerdir. Bu gruba giren hastaların bir bölümü, tedaviyi terk etmesine yol açan bir düş kırıklığı yaşamadan önce, ağır bir terapi çalışmasının sadece sıkıntı verici bir şey olmadığını keşfedenlerdir. Terapisti, omnipotent olarak görmeyen ama güvenilir ve inandırıcı bir profesyonel olarak algılayan bu tür hastalar, yaşadıkları korku ve saplantıların, aslında kökleri daha derinde olan, daha genel ve karmaşık bir bozukluğun belirtileri olduklarını ilk bir iki görüşmede kavrayan kişilerdir. Gerçi artık önündeki iş, bir bakıma daha büyük görünse ve başlangıçta düşündüğünden daha uzun zaman alacak olsa da, bütün bunlar anlamlı ve yararlı olacaktır diye düşünür. Tedavi işbirliği sırasında epeyce acı ve ıstırap çekeceği aşikardır. Bir trafik kazası geçiren profesyonel bir sürücüye meslektaşlarının verdikleri “ aman arayı soğutma hemen, şimdi direksiyonun başına geç” türündeki altın öğüdün içerdiği hikmeti anlamıştır. Her ne kadar terapist, hastayı, onun kaçınmak istediği şeye yöneltip dursa da , genellikle hastaya karşı hastanın kendisine ve yakınlarının ona karşı olduklarından daha anlayışlı ve yumuşak davranmaktadır. Öyle ya aile büyükleri ve dostlarından gördükleri; “ ne var bunda korkacak, çekinecek”, “hadi toparlan”,” aklını başına devşir, iradeni kullan” “şımarıklığın ne alemi var, üstüne git ve yen” gibi küçümseyici ve yargılayıcı tutumlar, şükür terapistinde bulunmamaktadır. Aksine terapist, korkularının haklı, anlaşılır ve geçerli nedenleri olduğunu söylemektedir. Ayrıca bu terapist, sadece korktuğu şeylerle ilgilenmiyor, üstüne üstlük kaçındığı, sakındığı şeylerin anlamı üzerinde ısrarla duruyor. Sahi bu anlamsız, saçma korkuların ve takıntıların anlamları ne ola ki? Diye düşünmektedir.  Ben de merak etmeye başladım der. Bu tür hastaların konumu, ünlü sufi Şibli’nin şu metaforuna çok uygun düşer. “su içmekten korkan köpeğin susuzluk canına tak edipte göletteki yansıması pahasına suya dalınca hayalet kaybolur.”

Nevrotiklerin durumu (değişme motivasyonu) da buna benzer. Korkularının artacağı ve daha çok acı çekeceğini sanan fobik kişi, terapiye girdikten (suya atladıktan) sonra korkuları hafifler. İşte bu noktadan sonra hasta, kendi iç dünyasının derinliklerine inmeye başladıkça keşfettiği ruhsal deneyimleri daha iyi ifade etmeye başlar. Bu da bir rahatlamanın ötesinde korkularının üstüne gitme cesaretini de arttırır.

Terapi sürecinin yapısında bulunan paradoks kimi durumda yukarda anlatmaya çalıştığım gibi bir hayal kırıklığı yaşanmasına neden olabilir. Nevroz yapısına içkin olan paradoksun yarattığı engeller dışında, terapistin kişiliği ve terapi yaklaşımından bağımsız bazı çevresel faktörler de düş kırıklılarına yol açabilir. Bu duruma bir örnek olarak kişisel mesleki yaşamımdan söz edebilirim.

BENİ TELEVİZYON PRODÜKTÖRLERİ MAHVETTİ…

1990’lı yılların sonunda sevgili dostum  prof.dr.Ahmet İnam’la bir özel televizyon kanalında “Ustaca Yaşamak” adlı bir söyleşi programı  çekimlerine katılıyorduk.Ankara’da popüler olduğum günlerdi. O sıralar hem Hacettepe’de hem de özel muayenehanemde çok sayıda hasta görüyordum. TV’daki sakin görüntüm ve yumuşak ses tonum,  anlayışlı, müşfik bir “bilge” kişi izlenimi yarattığımı hastalarımdan sıkça duymaktaydım. TV’den etkilenerek randevu alan özellikle orta yaşlı nevrotik kadın hastalarımdan önemlice bir bölümü birkaç görüşmeden sonra ilişkiyi kesiyorlardı. Bazı hastalarım ilk görüşme sırasında beni gergin, sert ve sabırsız olarak görmekten dolayı hayal kırıklığı yaşadıklarını anlatma cesareti göstermişlerdi. Kısacası benim “karşıt transferans”  olarak adlandırılan duygularımla ilgili nedenler ki kimisinin de çok haklı ve meşru olduğunu söyleyebilirim, hastalarımın bazılarının yaşadığı düş kırıklığının kaynağı olduğu açıktı. . Hasta sayısının çokluğu, mesleki tükenmişlik ve o dönem içinde boğuştuğum kişisel yaşamımla ilgili bunaltıcı sorunlar sonucu değiştirmiyordu.. Nevrotik hastaların terapiste atfettikleri karşılanması mümkün olmayan transferansla ilgili çocuksu duygusal beklentileri ileri sürerek bana yönelen eleştiri ve hayal kırıklığının gerçekçi ve makul olmadığını ne kadar savunsam da mesleki deneyimim arttıkça anladım ki terapilerde hayal kırıklıkları kaçınılmazdı.

Terapilerde yaşanan hayal kırıklarının bazıları da hastanın sosyal çevresinden kaynaklanmaktadır.  Bunların başında, hastanın yakın çevresindeki terapiye olumsuz gözle bakanların müdahaleleridir. Kimi aileler, üyelerinden birisinin terapiye gitmesini aile itibarını zedeleyici bir durum olarak görüp, hastanın tedavi arayışını köstekleyebilirler. Ruhsal ve kişisel bir nedenden dolayı onun bir profesyonele ihtiyaç duymasını alçaltıcı ve aşağılayıcı bir durum olarak algılayan aile büyükleri, ülkemizde hiç de az değildir. Hastanın nevrotik durumundan bir tür kazanç sağlayan aile üyelerinin de, tedavide başarılı olmaya negatif yaklaştıkları sıkça görülür. Karısının agorafobisinden yararlanarak kendini serbestçe dış hayata atabilen ve geceleri dışarıda özel bir hayatı olan koca, karısının daha bağımsız ve eşit bir ilişkiye hazır olmasından hiç de memnun olmayacaktır. Hastaların çoğu yakınlarının şantaj yüklü müdahalelerine yenik düşüp tedaviyi bırakabilirler. Kendi nevrozuyla yaşamaya alışmış ve terapiyi nevroza karşı yürütülen bir savaş gibi düşünen nevrotik karakterdeki bir aile yakını da hastayı olumsuz etkiler. Terapiyi, nevrotik yaşama tarzına saldırı olarak gören bir insanın terapiden korkması gayet anlaşılır bir şeydir. Ancak böyle birinin sözgelimi bir ebeveynin, sosyal fobisi olan bir evladı, terapiden caydırması anlaşılır olmakla birlikte onaylanabilecek bir tutum değildir. Dolaysıyla hastanın tedavi motivasyonunu kırabilecek bu türlü olumsuz çevre faktörlerini akılda tutarak, yeri geldiğinde hastayla bunu tartışmak uygun olacaktır.

Terapide hayal kırıklığının en vahim olanı kuşkusuz hastanın gerçekliğine terapistin yaklaşımı ile ilgili olanıdır.  Hastanın söylediği her şey, hastanın bir gerçekliğinin ifadesi olarak değil de onun fantezi dünyasının bir yansıması olarak ele alındığı takdirde yaşanan hayal kırıklığı ölümcül nitelikte ağır olabilir. Bu durumu psikanalitik literatürde çok iyi bilinen Freud’un “Dora” vakası ile ilgili yazdıklarından hareketle anlatabiliriz.

Dora (İda Bauer:1882-1945) Freud’a, zengin bir sanayici olan babası tarafından getirilir. Freud, Dora’yı tedavi için kabul ettiği zaman onu” yaşamının baharında, körpecik, zeki ve çekici “bir kız olarak anlatır. Ayrıca ”yargılarında son derece bağımsız, olgun bir genç kadın kişiliğinde bir çocuk” olarak da tanımlar. Babası moral bozukluğu ve depresyonu olduğunu düşünerek kızını biraz da zorla Freud’a getirir. Öyküsünde annesiyle ve babasıyla geçimsizliği göze çarpar. Ayrıca ailenin yakın dostlarından özellikle bay ve bayan K.’larla da gayet uyumsuz ve onlara karşı hırçındır. Bir kez babasıyla tartışırken bayılmış olduğunu öğrenen Freud, kızın histerik bir dissosiyasyon yaşadığı kanısındadır.

Kızın yazdığı intihar veda mektubu aileyi telaşlandırmış ve zorla tedaviye sürüklenmiştir. İlk görüşmede Freud, bu genç kızda nevrotik ses kısıklığı ve öksürük nöbetleri tespittesbit eder. Freud yazdığı vaka öyküsünde ki o zamana kadar yazılmış en geniş psikanalitik vaka öyküsüdür(1902),”Dora, analiz uygulanmasını istemediğini açıkça söylemişti; ancak, istememsine rağmen, tedavi için bana gelmesi gerektiğine karar verilmişti” diye yazar. Freud o sıralar histerinin oluşumunda erken çocukluk döneminde cinsel yönden uyarılmışuyrarılmış olma yaşantısının önemli bir rolü olduğuna inanmaktadır. Dora vakasını da bu tezini doğrulamak amacıyla çok ayrıntılı olarak yayınlamıştır.

Dora’nın babası, bay K’nın karısıyla ilişki içindedir. Bay K, bazı mali sorunları nedeniyle bu ilişkiye göz yummaktadır. Bayan K’nın da Dora’nın 16 yaşlarında başlayan “sinirsel” hastalıkları sırasında ona baktığı bildirilmektedir. 16 yaşında iken Dora ve babası, Alplerde bir göl kenarındaki yazlıklarında bay K’yı ziyaret ederler ve ertesi gün Dora babasına burada kalmak istemediğini söyler. Nedenini birkaç hafta sonra annesine anlatır. Bay K.k. Gölde yapılan bir gezinti sırasında Dora’ya cinsel tacizde bulunur. Bay K., Dora’nın bu suçlamasını şiddetle reddederek, Dora’nın o sıralarda okuduğu cinsellikle ilgili kitaplardan etkilenmesi sonucu böylesi bir “iftira” yarattığını iddia eder. Dolaysıyla Dora’nın suçlamaları tümüyle histerik hayal ürünü fanteziler olarak değerlendirilmelidir diye eklerler.. Öyküyü kısa tutmak amacıyla kısaca özetlemek gerekirse, Freud’da bu hikâyenin fantezi olduğuna inanır. Aslında Dora’nın bu ikinci kez cinsel bir travma yaşamasıdır. İlki 14 yaşında iken Bay k., bürosunda Dora’yla yalnız kalmayı ayarlar ve birden kıza sarılıp onu dudaklarından öper. Genç kız büyük bir nefrete kapılarak kendini tacizci adamın kollarından kurtarır ve odadan kaçar.(Bu bilgi Freud’un vaka öyküsünde var).Bundan sonra Bay K. İle yalnız kalmaktan daima kaçınır. Bay K.nın, yanında kimse olmadığı zaman yanına gelmesi onu her zaman huzursuz eder.

Freud, babanın iddia ettiği gibi Dora’nın hasta ve tedaviye ihtiyacı olduğunu kabul eder. Freud kısa sürede Dora’nın babasının Bayan K.ile bir aşk işliksi içinde olduğunu öğrenir(ki bu gerçektir) Dora, babası ile bu konuda yüzleştiğinde,babanın bu aşk ilişkisini  inkarı karşısında şaşırır ve babanın ikiyüzlü tutumundan nefret eder hale gelir. Babasının ve K. ailesinin ne kadar onursuz ve ciddi karakter bozukluğu gösteren kişilikler olduğu konusundaki düşüncelerini, Freud, Dora’yla tartışmaz ama ciddiye de almaz. Hatta Bay K.ya karşı bilinçaltı cinsel arzularla dolu olmakla genç kızı itham eder.

Dora’yı altüst eden ilk travma, babasının gölde olan bitenle ilgili anlattıklarını, hastalıklı bir tahayyül olarak görmesi ve kızına inanmamasıdır. İkinci büyük travma ya da daha doğru bir deyişle terapisti Freud’un da anlattıklarını histerik fanteziler olarak değerlendirmesidir.

Terapi hattında sağlam iradeli, güçlü ve cesur iki insan çarpışma halindedirler. Freud Dora’yı değiştirmek, Dora ise yalnızca hakkını korumak istemektedir. Freud tam da bu noktada şunları yazar:

“ İtiraf etmek gerekir ki Dora’nın babası tam anlamıyla dürüst bir insan değildi. Dora’yı, kendisi ile Bayan K. Arasında dostluktan başka bir ilişkisi olmadığına inandırmak için onunla “ konuşacağımı” umduğu sürece tedavi konusunu destekledi. Bu sonuca ulaşma amacında olmadığımı anlayınca tedaviye karşı ilgisi azaldı.”

Freud, bu noktada terapist de olması gereken asgari etik tutumu gösterirken Dora ile ilgisi, ününün doruğunda olduğu zamandaki kuramına destek veren bir vaka olarak Dora’ya ilgi duymaktan öteye geçememiştir.

Freud Dora’nın neden histerik olduğuna dair iki kanıt gösterir.

“Ondört yaşındaki bu kızın davranışı, bütünüyle histeriktir. Bir fırsat sonucunda, cinsel uyarılmayla ortaya çıkan baskın ya da hiç de hoş olmayan duygulara sahip kişiyi hiç kuşkusuz histerik olarak kabul ederim.”

İkinci kanıt: Gölde yapılan cinsel istekte, Dora’nın bu isteği reddedişi, Freud’a göre, psikopatolojinin çok daha ciddi belirtisidir.

Oysa Dora’nın ailesinden istediği sadece bir korunmadır. Bu isteğin “bilinçdışı” bir yönü yoktur. Her genç kızın babasından beklediği gibi, korunma ve sevgi bekliyordu. Freud, ise bunları bilinçdışı insest içerikli fanteziler olarak yorumluyordu ve bu durumda kuşkusuz Dora’yı bir kez daha savunmasız ve korunmasız bırakıyordu. Kısacası çok zeki ve gayet sağlıklı bir genç kızın kendi gerçekliğine hiç kimseyi inandıramamış olmasının yarattığı hayal kırıklığı ile terapiyi terk etmesi anlaşılır bir durumdur.

Terapistin hastanın gerçekliğine saygı duyması hiç kuşku yok ki büyük bir hayal kırıklığının kaynağıdır. Terapistlerin hastaları için neyin iyi olduğunu bildiklerine dair içselleşmiş katı bir inanca kendilerini kaptırdıkları takdirde ne kadar acımasız ve zorbaca tahakküm kurabileceklerini bir çok “terapi” uygulamasında görmek mümkündür.

Bu makalenin mesleğe yeni başlamış ve insanlara yardımcı olma aşkıyla dolu arzulu terapist adaylarına pek de hoş gelmeyeceğini gayet iyi bilmekteyim. Terapi, ruhsal bir hastalık ya da daha hafif haliyle “bozukluğun” tedavisinden çok, kişinin olgunlaşması ve egosunun yeniden eğitilmesi sürecidir. Psikoterapilerin meşruiyeti, “ötekini bilmek” iddiasından çok, ki bu neredeyse temelsiz bir yanılsamadan ibarettir,”dengeli bir kuşkuculuk” ve “eksik bilgilerle yetinen mütevazı bir duruş” benimsendiğinde ancak sağlam bir temele dayandırılmış olur.

Not. Terapiler ile ilgili daha geniş bilgi için “RUHUN SIRLARI= Psikoterapi Hikâyeleri” adlı (Dipnot Yayınları,20011,Ankara) kitabıma başvurulabilir.

Tagged: , , ,