Terapistin Ruh Sağlığı ve Anlam Dünyası

Bir Zen öyküsü: “Çin’de yirmi yıldır bir keşişin tüm ihtiyaçlarını karşılayan bir kadın vardı. Onun için bir kulübe yapmıştı ve meditasyon yaparken onu besliyordu. Günün birinde bunca zaman sonra adamın nasıl bir ilerleme kaydettiğini öğrenmeye karar verdi. Tutku dolu bir genç kızdan yardım istedi ve ona dedi ki, “Git ona sarıl ve sonra aniden sor,”Peki şimdi ne olacak?” Kız keşişe gitti ve hemen onu okşamaya başladı ve şimdi bu konuda adamın ne reaksiyon vereceğini sorguladı. “Kışın taşın üzerinde yaşlı bir ağaç yetişir,” dedi keşiş hafif şairane bir tavırla, “hiçbir yerde sıcaklık yoktur.” Kız gidip kadına bu sözleri aktardı. “Düşün ki ben bu adamı yirmi yıldır besliyorum!” diye haykırdı yaşlı kadın öfke içinde.” Senin ihtiyacına hiç aldırmadı, durumunu açıklamak için hiçbir çaba harcamadı. Tutkuyla cevap vermesi gerekmezdi, ama en azından biraz şefkat gösterebilirdi.” Hemen keşişin kulübesine gitti ve orayı ateşe verip yaktı.”

Psikoterapistliğe başladığım ilk yıllarda, hastalıklar ile uğraşmak ile yetindiğimden, ruhsal açıdan nasıl sağlıklı olunur sorusuyla ilgilendiğimi söyleyemem. Çoğu meslektaşlarım gibi ben de, o yıllarda, sıkça tedavilerini üstlendiğim ağır ruhsal bozukluk içindeki hastalara oranla kendimi normal ve sağlıklı bir insan olarak görüyordum. Psikotik hastaların, şizofrenlerin, ağır nevrotiklerin ve depresyon geçiren hastaların hallerine baktıkça, ruh sağlığımın yerinde olduğunu düşünüp “normal” olduğum için, tahtalara vurup Tanrıya şükrediyordum. Klinikte, psikotik durumlar geçici bile olsa, tekrarlama olasılığından ötürü, o kişinin artık sağlıklı bir hayat süremeyeceğine kolayca karar verirdik. Zannımızca, insan bir kez bile ağır depresyon geçirmiş olsa, kişiliğinde derin yaralar açılır ve bu yaralar herhangi bir zorluk karşısında yeniden kanayabilirdi. Ciddi bir ruhsal rahatsızlık geçirmemiş olmayı sağlık açısından gerekli görüyorduk. Zamanla bu düşüncem değişime uğradı. Ruhsal sağlık tanımı için kronikleşmiş psikiyatrik bir hastalık ya da ciddi kişilik bozukluğunun bulunmaması bir kişi için gerekli ama yeterli değil. Bu gerçeği zaman zaman kendi hayatımda ve yakın çevremde gözlediğim “ normal” insanlardaki bunalımlar ve mutsuzluklardan yola çıkarak kabul etmem gerektiğini anladım. Nice mutsuz ve uyumsuz psikiyatrisiler, psikologlar gördüm. İçimizden intihar edenler, madde bağımlılıklarıyla hayatlarını karartanlar oldu. Seçtiğimiz meslek her ne kadar bizi saygın bir statüye kavuşturmuş olsa da, kendi ruhsal- manevi yaşamımıza, başka bir deyişle ruhsal sağlığımıza katkı sağlamadığı gibi, dertlerimize bir şifa da getirmiyor olabilir. Belki de kendi nevrotik eğilimlerimizi tedavi etme umuduyla seçtiğimiz psikiyatri ve psikoloji eğitimi, kimi meslektaşlarımızın olgunlaşmasına, değişmesine belli bir dereceye kadar yararlı olmuş olsa da, korkarım hepimiz bu eğitime başlarken ne isek, yaşlanıp bir köşeye çekildiğimizde de yine aynı insan olarak kalıyoruz.  Yaşlanmak ile olgunlaşmak arasında yakın bir ilişki olduğunu kabul etmekle birlikte, her hayat döneminin kendine özgü olgunluk kriterleri olduğunu belirtmek isterim.  

Ünlü varoluşçu terapist Yalom’un söylediği gibi terapi, hayatın giysili bir provasıdır. Terapiyi bir yaşama sanatı olarak gören usta terapistlerin, hemen tümü hayatın anlamı üzerinde odaklanmışlardır. Bu ustalar, belirli bir terapi ekolünün başarılı pratisyenleri olmaktan öte, terapilerin altında yatan insan tasarımına ilişkin, özgün bakış açıları geliştiren filozoflardır. Kişisel özgüllüklerini terapi kuramlarına katarken, anlam dünyalarını da biz terapistlerle paylaşırlar. Bu ustalar arasında özellikle Frankl, Reich ve Milton Erickson bence özel bir değeri hak etmektedirler. Terapist adayları için, özdeşim figürleri çok önemlidir. Şanslı iseler ustalardan bireysel terapi görme ya da yoğun süpervizyon alma imkanları olur.

Psikiyatri uzmanlık eğitimim sırasında Orhan Öztürk ve Leyla Zileli’den uzun yıllar süpervizyon alma imkanım olduğu için kendimi şanslı sayarım. Terapi mesleğinde birer kilometre taşı olan usta terapistlerin yaşam öykülerini, mesleki başarıları ve uygulamalarını incelemek, terapist kimliğimizin gelişmesinde değerli katkılar sağlayacak okumalardır. Bu bağlamda olmak üzere özellikle Victor Frankl ve Milton Erickson’dan kısaca söz etmeyi yararlı buluyorum. Bu iki ustanın ortak özellikleri, yaşadıkları çok ağır zorluklara ve acılara karşı onurlu bir direniş göstermeleri ve yaşadıklarından hareketle, kendilerine özgü terapi anlayışlarını geliştirmiş olmalarıdır.

Dr. Victor Frankl, İkinci Dünya Savaşı sırasında, uzun yıllar nazi toplama kamplarında bilinen her türlü insanlık dışı eziyet ve işkenceye maruz kalmasına rağmen, işkenceyi insan onurunun zaferine dönüştüren Yahudi kökenli bir ruh hekimidir. “ Uyanık olalım. İki anlamda uyanık olalım. Auschwitz’den beri insanın neler yapabildiğini biliyoruz. Ve Hiroşima’dan beri neyin tehlikede olduğunu da biliyoruz.” sözleriyle insanlığı savaşa karşı onurlu bir başkaldırıya çağıran hümanist bir filozof olan Frankl, “Sevgi, ölüm kadar güçlüdür.” anlayışı ile, iyimserliğe ve umuda işaret etmektedir. Kitaplarından birisine çok değerli bir önsöz yazan ünlü psikolog Gordon Allport, Frankl’ı bize şöyle tanıtmaktadır:

“İnsanlık dışı toplama kamplarında uzun süre tutuklu olarak, kendini, çıplak varoluşa soyunmuş olarak bulmuştur. Babası, annesi, erkek kardeşi ve karısı toplama kamplarında gaz fırınlarında yakılmış, kız kardeşi hariç ailesinin tamamı bu kamplarda yok olmuştur. Her şeyini kaybeden, bütün değerleri yok edilen, açlığın, soğuğun ve acımasızlığın altında ezilen, her an, her saat imha edilmeyi bekleyen bir tutuklu olarak Dr. Frankl, yaşamı sürdürmeye nasıl değer bulabilirdi? Böylesine olağandışı şeyleri kişisel olarak yaşayan bir psikiyatristi dinlemeye değer. İnsanlık durumumuzu bilgece ve şefkatle ele alabilecek birisi varsa, bu Dr.Frankl’dan başkası değildir. Anlattıkları derinlemesine dürüst bir ahlaka sahiptir, çünkü aldatma olmayacak kadar derin ve gerçek deneyimlere dayanmaktadır. Viyana Üniversitesindeki pozisyonu ve tüm dünyada giderek yaygınlaşan logoterapi klinikleri nedeni ile, söyledikleri çok daha büyük bir saygınlık kazanmaktadır.”

Nietzche’nin “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her duruma dayanabilir” aforizmasını kendisine bir yaşam ilkesi edinmiş olan Frankl, yaşam öyküsü niteliğindeki “Duyulmayan Anlam Çığlığı” adlı eserinde şunları söylemektedir: “Toplama kampındaki şartlar, tutuklunun ayakları altındaki toprağı çeker. Yaşamdaki bilinen bütün hedefler uçup gider. Geriye kalan tek şey, ‘insan özgürlüklerinin sonuncusu’ yani ‘ kişinin belirli bir durum karşısında kendi tavrını belirleme’ yetisidir.”

Frankl, antik stoacı filozofların da işaret ettiği “ nihai özgürlüğün”, yaşamın değerini belirlemede ne kadar önemli olduğuna atıf yapar. “Toplama kampındaki tutuklular sadece sıradan insanlardı, ancak en azından bazıları, ‘ çektikleri acıya değdiğine’ karar vererek, insanın dışarıdan görünen kaderinin üstüne çıkma yetisini kanıtlamıştır.”

Frankl, yaratıcı bir terapist olarak yaşama iradesini geliştirmek için neler yapılabileceğine odaklanır. İçinde yaşadığı koşullar ne kadar kötü ve ürkütücü olursa olsun, bir hastada, yaşam karşısında sorumlu olduğu duygusu nasıl uyandırılabilir? Bu sorulara cevap bulmak için sağ kalmaya kendini zorunlu hisseden Frankl, türlü travmatik yaşam deneyimlerinden damıttığı terapi kuramını yani “logoterapi”yi geliştirir. Bu yüce amaç ve yaşamına bulduğu soylu anlam onun toplama kampından sağ çıkmasını sağlar. Frankl, logoterapi terimini şu nedenle seçer: Logos, anlamı ifade eden Yunanca bir sözcüktür. İnsan varoluşunun anlamı kadar böyle bir anlama yönelik arayışı üzerinde odaklanmak; işte logoterapinin özeti. Anlamlar ve değerlerin, savunma mekanizması ( tepki oluşturma ve yüceltme vb) olmaktan öte bir işlevi olduğuna inanan Frankl, “ Bana göre, sadece savunma mekanizmalarım uğruna yaşamak istemeyeceğim gibi, sadece ‘tepki oluşturmalarım’ uğruna ölmeye hazır da olamam. Öte yandan insan, kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme, hatta ölme yetisine sahiptir.”

Kişisel yaşam öyküsü ile doğrulanan bir psikoloji kuramının başka bir örneği akademik psikoloji dünyasında görülmemiştir. Bu nedenle Frankl’ın ruh sağlığı hakkındaki görüşleri de bence çok değerlidir. O, bu konuda şunları söylüyor: “Bu nedenle ruh sağlığının, belli bir gerilim ölçüsüne, kişinin ulaşmış olduğu şeyle, ulaşması gereken arasındaki ya da o anda ne olduğuyla, olması gereken arasındaki gerilime dayandığı görülebilir. Bu tür bir gerilim insanda yapısaldır ve bu nedenle ruh sağlığında vazgeçilmezdir. O halde insan, kendi yaşamına bir anlam vermesi konusunda meydan okumakta tereddüt etmemeli. Ancak bu yolla insanın anlam istemini uyku durumundan uyandırabiliriz. Ruh sağlığı konusunda insanın  her şeyden önce dengeye ya da psikoljinin deyişiyle ‘homeostasis’e, yani gerilimsiz bir duruma ihtiyaç duyduğunu varsaymanın tehlikeli bir çıkarsama olduğunu düşünüyorum. İnsanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok, uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir.”

Her insan yaşam tarafından sorgulanır ve herkes, sadece kendi yaşamı için cevap verirken aslında hayata cevap vermiş olur; sadece sorumlu olarak yaşama karşılık verebilir. Bu nedenle logoterapi, insani varoluşun özünü sorumlulukta görmektedir. Sorumluluk vurgusu özet olarak şu anlama gelmektedir:  “İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğunuz gibi hata etmişcesine yaşayın.” özdeyişinde olduğu gibi sorumluluk duygusu, şu anın geçmiş olduğunu ve daha sonra da geçmişin değiştirilip düzeltilemeyeceğini düşünmeye başlamak olarak tanımlanabilir. Bu anlayış kişiyi, yaşamın belirli ve sınırlı oluşuyla olduğu kadar, hem kendi yaşamıyla hem de kendisiyle ne yapacağının belirleyiciliğiyle karşı karşıya getirir.

Logoterapinin rolü, Frankl’a göre bir ressamdan çok bir göz hekiminin oynadığı role benzer. Ressam bize, dünyayı kendi gördüğü haliyle aktarmaya çalışır; göz uzmanı ise dünyayı gerçekte olduğu gibi görmemizi sağlamaya çalışır. Logoterapistin rolü, hastanın görüş alanını potansiyel anlam spektrumunun tamamının bilinçli ve görünebilir kılınması için genişletmekten ibarettir.

Milton Erickson, Fiziksel engellerle mücadele anıtı ve yaşam iradesinin muhteşem başka bir örneği olan bu hekim Amerika’da doğar. 1919’da henüz 17 yaşında iken çok ağır bir çocuk felci geçirir. Göz kapaklarını açıp kapatma ve konuşma dışında total felç kalıcı etkiler bırakır. Bir çiftlikte, deneyimli bir hemşire ve annesinin bakımı sayesinde bir miktar düzelme elde edilir. Avustralya’lı hemşire, doktorların izni olmadan sıcak pansumanlar, yoğun masajlar ile felçli kol ve bacaklara egzersizler uygulayarak, hastanın daha aktif hale gelmesini sağlarken, genç Milton’da muazzam bir zihinsel konsantrasyon gücü geliştirmeye başlar. Gücünü toparladıkça, fiziksel hareketliliği de artar. Koltuk değnekleriyle yürümeye başlar, bisiklete biner. Nehirde, gölde kürek çeker. Tüm yaz aylarında dağlara tırmanır ve gölde kano ile uzun yolculuklar yapar. Yanına verilmek istenen refakatçileri reddeder ve üniversiteye başladığı yılda Wisconsın Üniversitesinin yakınlarındaki bir gölden başlayarak St.Louis yakınlarına kadar Missisipi nehrini kayıkla geçecek kadar profesyonel sporcu olur. Yaptığı sportif seyahatlerde her yöreden insanlarla kurduğu sıcak ilişkiler sayesinde, çok sayıda dost edinir. Bir yandan da vücut geliştirme sporlarını da ihmal etmez. Bütün bu olağanüstü çabalara rağmen sağ tarafındaki kısmi felçten ötürü vücudundaki deformite kalıcı hale gelir ve sol omuz bir baş daha sağ taraftan yüksekte kalır. Bu haliyle İkinci Dünya Savaşında sağlık birliklerine katılır. Ancak kronik osteoartritlerin dayanılmaz acıları yüzünden askerlik hizmetini tamamlayamaz. 1936 ‘da evlendiğinde karısı onu, güçlü, sporcu aktif bir genç adam olarak tanımlar. 1940 yılında bir askeri hastanede nöropsikiyatrist olarak çalışmalarını yürütür ve oradan da akademik hayata katılarak öğretim üyesi olur.  Her iki-üç yıl aralıklarla artritisin nüks etmesi yüzünden hastaneye yatmak zorunda kalır ama bütün bu fiziksel ağrılar ve kısıtlılıklara rağmen eğitim amaçlı çok sık seyahatlere katılmaktan geri durmaz. Kronik ağrılarını hafifletmek amacıyla giriştiği otohipnoz tekniğini o kadar geliştirir ki, kendisine “medikal hipnozun imparator” unvanı verilir.

1980 yılındaki vefatına kadar “sıra dışı terapiler” deki ustalığını isteyen tüm meslektaşlarına öğretmekten bir an bile geri durmaz. Çok çocuklu ve tek eşli olarak son derece mutlu ve başarılı bir hayat geçirir.

Erickson’un yaklaşımlarına dair bazı örnekleri bu kitapta bulacak olan okuyucuya bu noktada onun ne kadar yaratıcı ve sıra dışı bir bilge terapist olduğunu göstermek açısından öğrencisi Jay Haley’den alınma bir vaka çalışmasını özellikle aktarmak istiyorum: “Erickson’un belirli bir yöntemi yoktur. Yaklaşımı karşısındaki insana ve onun durumuna göre belirlenir, belli bir çocukla ya da erişkinle, sonuç alıncaya kadar diğerlerini dener. Ayrıca hastayla ilgilenmek için evine ya da gerekli ne yapabileceğini ancak deneyim yoluyla bilinebileceğine inanır. Başarısının bir kısmını onun peşini bırakmaması belirler. Bir yöntem işe yaramıyorsa, sonuç alıncaya kadar diğerlerini dener. Ayrıca hastasıyla ilgilenmek için evine ya da gerekli olan her yere gider. Aşağıdaki örnek onun bu istekliliğinin yanı sıra, bir çocukla, ailesinin tercihi ne olursa olsun kendi yöntemine göre çalışma ısrarını gösteriyor.

   Dokuz yaşında bir kız derslerinde başarısız olmaya ve sosoyal ilişkilerden kaçmaya başlar. Neden öyle olduğu sorulduğunda öfkeyle ve gözyaşları içinde “Hiçbir şey yapamıyorum işte” yanıtını verir. Önceki okullarda oldukça başarılıdır, ancak oyun alanında beceriksiz, tereddütlü ve sakardır. Ailesi yalnızca onun okul başarısıyla ilgileniyordur ve benden psikiyatrik yardım isterler. Kız ofisime gelmediği için, onu her akşam evlerinde gördüm. Beştaş oynayan, ip atlayan ya da kaykay yapan bazı kızları sevmediğini öğrendim.”Eğlenceli bir şey yapmıyorlar asla.” dedi bana. Bir sürü beştaş takımı vardı ama “ berbat oynuyordu”. Aslında çocuk felci benim de sağ kolumu sakat bırakmıştı; ben de “çok daha berbat” bir oyuncu olduğumu söyleyerek ona meydan okudum. Meydan okumamı kabul etti. Birkaç akşam aramızda hoş bir rekabet ve uyum gelişti; onu hafif ve sonra orta derinlikte transa sokmak çok daha kolay olmaya başladı. Bazı oyunları o trans halindeyken, bazılarını da uyanıkken oynuyorduk. Üç hafta içinde mükemmel bir beştaş oyuncusu oldu.  Ailesi onun okulla ilgili sorunlarıyla ilgilenmediğimi düşündüğü için hoşnut değildi. Üç hafta sonra, bacağım sakat olduğu için kaykayda ondan daha kötü olduğumu söyledim. Beştaşta olduğu gibi bu konuda da aynı şekilde gelişme sağladık; bu kez gerekli beceriyi geliştirmesi iki hafta sürdü. Daha sonra ip atlama konusunda ona meydan okudum ve bana ip atlamayı öğretebileceğini söyledim. Bir hafta içinde ustalıkla ip atlıyordu. Sonra ona, bisiklet yarışı yapmayı önerdim ve oldukça iyi bisiklet kullandığımı söyledim. Arsızca onu yenebileceğimi söyledim; onu yeneceğime ikna olması yarışmayı kabul etmesini sağladı. Ancak elinden geleni yapacağına söz verdi. Bisikleti altı ay önce almıştı, ama sadece bir kez binmişti.   Kararlaştırdığımız vakitte bisikletiyle geldi, ama “Dürüst olacaksın ve sadece benim kazanmama izin vermeyeceksin. Beni geçecek kadar hızlı bisiklet kullandığını biliyorum. Numara yapmaman için seni izleyeceğim.” dedi. Ben bisikletime bindim, o da kendininkine. Oysa bisiklet sürerken iki bacağımla pedal çevirmenin benim için çok ciddi bir sorun olduğunu bilmiyordu; sadece sol bacağımı kullanabiliyordum. Kız kuşkuyla izlerken, iki bacağımla birden pedal çevirmek için büyük çaba harcadığımı ama hızlanamadığımı gördü. Sonunda ikna oldu, beni geçerek yarışı kazandı ve çok mutlu oldu. Bu onunla son terapötik görüşmemiz oldu. Hızla okulun top oyunu ve ip atlama şampiyonu oldu. Dersleri de aynı şekilde hızla ilerledi.”

Erickson fiziksel sakatlığını terapinin bir parçası olarak kullanmaya gönüllüdür. Genellikle sakatlığının boyutlarını küçümser. 17 yaşında geçirdiği ilk çocuk felci atağından sonra, gücünü geliştirmek için bin millik bir kano turuna tek başına çıkmış, 1952 ‘de Arizona’daki en zor engebeli yolda iki bastonuyla yürümüştür.

Eserleri vasıtasıyla uzaktan tanıdığım üstün meziyetli bu iki ustadan başka kişisel olarak tanıdığım bazı insanlardan hareketle pozitif ruh sağlığından ne anladığımı daha açık olarak tanımlamaya çalışacağım. 

Hocalarımdan, mesleki kitaplardan ve hastalardan, hayata ve insana dair çok şey öğrendiğimi biliyorum. Ama itiraf etmeliyim ki; birkaç istisna hariç bunların hiç birisi “mükemmel ruh sağlığı nedir ve nasıl elde edilir?” sorusuna doyurucu bir cevap bulmama yeterli olmamıştır.

Bu istisnalar arasında hayata karşı her an bilgece tavır ve hal içinde bulunan Nusret Hızır, Sadun Aren ve Leyla Zileli hocalarımı sayabilirim. Yakın aile çevremde aralarında hayata bakış açısı ve yaşam tarzı itibariyle hayranlık beslediğim insanlar da oldu. Bunların içinde, amcam marangoz Naim Güleç çok özel bir yer tutmaktadır. Hocalarımla ilgili gözlemlerimi aktarmadan önce Naim emmim ile ilgili anılarımı özetlemek istiyorum: Amcam, 1930’lu yıllarda Konya yüksek sanat mektebi’nden  mezun olduktan sonra, Kayseri’de Cer (lokomotif  üretimi) fabrikasına tayin olmuş, altı ay çalıştıktan sonra “kamuda ve devlet kurumunda çalışmak bana göre değil” diyerek ayrılıp, uzun ömrünün sonuna kadar bağımsız, özgürce çalışıp yaşamayı seçmişti. Sıra dışı hayat biçimi ile çevresinde şaşkınlıkla karışık hayranlık uyandırmış bu “Zorba” ruhlu adam, her zaman  “ego idealim” olarak kalmıştır. Tüm ömrünü geçirdiği ata memleketim Şarkışla’da, kendi elleriyle yaptığı küçük evi ve atölyesinde ağaç işleri ile meşgul olurken, bahçesinde evinin ihtiyaçlarına yetecek kadar tarım ve hayvancılıkla uğraşmayı da ihmal etmemiştir. Sütünü, yağını ve peynirini kendi beslediği bir ya da iki ineği, eti ve yumurtası için yeter derecede tavukları bahçesinden hiç eksik olmamıştır. Karısı ve kızlarının evde hazırladıkları ekmek ve pekmezlerin lezzetini hayatım boyunca unutmadım. İki erkek kardeşin tek oğlu olan bana, “cihan padişahı, cengâverlerin kralı anlamında” Cengiz olarak isim koyan amcamdır. Bütün çocukluğumu amcamın evine bitişik, kendisinin inşa ettiği tek katlı taş evde geçirdim. Bütün yaz tatilleri ve okul dışı zamanlarda amcamın bir dakika bile yanından ayrılmaz, yaptığı katlanır iskemlede oturup onu çalışırken izler, bahçede ve ahırda ona yardım ederdim. Şarkışla’da hep “ilkleri” icat eden amcam,“deli Naim Usta “diye anılırdı. Kasabada ilk pancar ekimini yapmış, salyangoz toplayıp Fransa’ya ihraç etmiş, arıcılık dâhil yörenin doğa koşulları el verdiğince hep yenilikler peşinde koşmuştur. Av tüfeğini, oynadığı tavla ve satranç takımını inanılmaz incelikli oyma- kakma işlemelerle bezer,  çok çeşitli meyvelerden şarap imal edip, dostlarına ikram ederdi. Yüzünden tebessümün hiç eksik olmadığı bu güleç yüzlü, şakacı, cin gibi meraklı gözlerle herkese sorular soran” deli usta”, tam da benim sosyalist fikirlerle tanışıklığımın başladığı 1960’ların ortasında, Şarkışla’da “Türkiye İşçi Partisini” kurmuş, o dönemin başta Behice Boran, Şaban Yıldız ve Kenan Somer olmak üzere bir çok ünlü “komünist” siyasi ile yakın dostluklar kurmuştu. Hiç kimseye müdanaası olmayan bu asi ruhlu yaşam ustası, şiirler yazar, âşık olur, heyecanlı felsefi-siyasi tartışmalara girerdi. Çevresine gençleri toplar ve onlara “hayat koç”luğu yapmaktan keyif alırdı. İstanbul’da geçirdiğim yatılı okul yıllarımda,  sık sık şiir dolu mektuplarını alır memleket hasretine onun yazdıkları ile dayanırdım. Cevaplarımdaki entelektüel düzeyi yeterli bulmadığı için beni kışkırtıcı eleştirilerle kızdırmaktan da muzipçe zevk alırdı.  Ana ve babamın tersine, daha lise yıllarımın başında, felsefe okumaya beni teşvik eden de yine amcamdır. Yaşlılığında,  sessiz, müşfik ama kocasına hiçbir şekilde ayak uyduramayan karısı ile birlikte damatlarının yanında adeta sığıntı gibi yaşamak durumunda kaldığında bile, kiraladığı küçük atölyesinde iki tavuk ve bir inekle meşgul olmayı, hayatından hiç şikayet etmemeyi bildi. 80’li yaşlarında, onurla çalıştığını ve ürettiğini gördüğüm son ziyaretimde, düştüğüm şaşkınlığı anlatamam. İki büklüm olmuş, gençken planyenin keskin bıçaklarında sol elinin üç parmağını kaybetmiş olmasına rağmen tezgahın başında, daima güleç bir ifadeyle, yenileyin aşık olduğu genç bir Türkmen gelinine duyduğu aşkı ve ona armağan etmek istediği bir “beşi birlik “altın için acil bir iş bitirmek zorunda oluşunu fısıldıyordu.

“Çok güzel bir kız görsen aşık olursun Cengiz. Şu kapı işini bitirip ona bir altın kolye hediye etmek istiyorum.”

Bu kadar yüksek bir yaşama sevincini ve öz barışıklığı hiç kimsede gördüğümü söyleyemem. Babam Haydar Efendi ise, onun tam tersine, çevresine çok önem veren, başkalarını kırmak, incitmekten ölesiye çekinen, küçük çocuklara bile saygılı, yardımda fazlasıyla cömert,  hüzünlü ve sorumluluk sahibi bir küçük devlet memuru idi. Dertleri içine atar, ancak akşamları 2 kadeh rakıyla neşelenir, Âşık Veysel ve yörenin ozanlarıyla muhabbete katılır, böyle zamanlarda canlanırdı. Siyasete o da düşkün sayılırdı. Koyu bir CHP’li idi ve 1958 yılında ihbar üzerine memleketimizden Kırşehir Kaman’a icra memuru olarak sürgün edilmişti. O vakitten sonra da fizik sağlığı bozulmuş, ömrünün son 10 yılını fasılalarla tıbbı müdahaleler yüzünden Hacettepe’de geçirmişti. Kardeşinden öylesine farklıydı ki; melankoliğe yatkın ruh halini bana bıraktı ama ben, yaşımı başımı aldığım şu yıllarda kendimi emmimin dibine düşmüş olgun bir meyva olarak görmek istiyorum. Emmimin meraklı, coşkulu ve hayattan hiçbir şartta vazgeçmeyen inadını taklit ediyorum. Taklit bir huyu hayata geçirmenin ilk adımıdır diyerek, emmim Naim gibi hayata son noktayı umutlu bir adam olarak koymayı istiyorum.

Naim emmi, hayatında bir kez Hastaneye yattı. 1967 yılında kocaman bir kasık fıtığı ve prostat büyümesi tedavisi için yatırdığımız Hacettepe hastanesi cerrahi servisinde, genç stajyerler, hemşireler ve hasta refakatçileri başında hiç eksik olmazdı. Başına toplanan her gruptan insanlara çeşitli hikayeler anlatır, arada kendi şiirlerinden okur ve en çok da Doğu mesellerinden nükteli olanlarını seçer, yerel şivesiyle, meddahlık yapardı. Taburcu olduğunda tüm servis çalışanları, babalarını uzak bir ülkeye gönderen çocuklar gibi meyus olmuşlardı.

Olağanüstü zekâ ve yeteneklerine rağmen hiçbir mülkiyet duygusu taşımadığı için, servet biriktirmeyen bu bilge insana, akrabalarımın “sebatsız” olarak bakmaları beni çok kızdırırdı. Çocuk aklımla emmimi savunmaya kalkışır, “ sen de zaten ona laf söyletmezsin” tarzı beni azarlamalarını da sindiremezdim. Yirmili yaşlarımda Kazancakis’in “Zorba” romanını okuduğumda amcama rastladım. Emmim adeta Şarkışla’lı Zorba idi.  Özgür emeği, aklı ve vicdanını hiçbir şeye satmayan bu “ deli” adam, her zaman muhalif, hiçbir kurumsal baskıya boyun eğmeden, hayattan, insanlardan hiç şikayet etmeden yuvarlanıp giden mükemmel bir adamdı. Fırça gibi dik duran saçları, çekik gözleri, seyrek sakalları ile bu “Türkmen Koca” sı güleç adamı, itiraf etmeliyim ki herkesten fazla sevdim. Yıllar sonra “mükemmel ruh sağlığı” örneği olarak bana bir yaşam modeli sunmuş olduğu için onu minnet ve şükranla anıyorum.

Naim emmim ile, ortak noktaları olmasına rağmen yukarda adlarını andığım üç hocamın üçünün de erdem ve değerlerinin farklı boyutlarda olduğunu baştan söylemeliyim. Emmim ne kadar Diyonizyak yaşam anlayışı ve Stoacı bir ahlak görüşüne sahip idiyse, hocalarım da o kadar  “Apollonian” hayat tarzının örnekleridir.

Nusret Hızır hocam Nietzche hayranı idi. Ondan çevirdiği “Ahlakın Soy Kütüğü” kitabında övgüyle söz edilen “Apollon ve Dionissos” özelliklerinin dengeli bir bireşimi olan “Total İnsan” türüne hocalarım içinde en yakın olanı, Nusret Hızır’dı. 

 Her biri değişik kişilik özelliklerine ve dünya görüşlerine sahip bu hocalarımın, ortak özellikleri nedir diye düşündüğümde, bulabildiğim özellikler şunlardır:

1.Sahici bir içtenlik: Bu nitelik, Nusret hocanın belki de en belirgin kişilik özelliğiydi. İçtenlik, seçkin bir terapist olan Leyla hocamda alçakgönüllülük ile takviye edilmişti. Terapist kimliğinin en belirgin özelliği sahici içtenliği ile tüm psikiyatri camiasında haklı bir saygınlık kazanmıştı. Nusret hocanın içtenliği, neredeyse bir çocuğun  meraklı saflığı derecesinde idi. Ders verdiği sınıfta epistemoloji anlatırken, kocaman gövdesine ve bembeyaz dağınık ve gür saçlarına rağmen, gözlerinde çakan şakacı parlamayı görenler, onun az sonra sokağa beş taş oynamaya çıkacağını düşünebilirlerdi. 

 Paris’ten Hacettepe’ye genç bir öğretim görevlisi olarak yeni döndüğüm sırada, Nusret Hoca’nın  pankreas kanserine yakalanmış  ve neredeyse ölüm döşeğinde olduğunu öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Hemen evine ziyarete gittim ve Hoca’yı çok kilo vermiş, halsiz ama neşesi yerinde bulduğumda, içime sular serpilmişti. Fırsat buldukça geceleri evine gider, eşi Neriman Hanımın sıkı denetimine rağmen tatsız-tuzsuz diyet çorbasına katması için, gizlice tereyağı getirir, Hoca’yla suç ortaklığı yapardım. 1970’lerin sonlarında, dünyada neler olup bittiğini yakından izlemesine rağmen, bir öğrencisinin Avrupa’da fırtına gibi esen entelektüel tartışmaları heyecanla anlatmasını çocuksu bir merakla dinlerdi. O yıllarda Batı düşüncesine olduğu kadar, psikanaliz ve psikiyatriye çok önemli bir felsefi derinlik katan Lacan, Foucoult, Derida vb gibi sıra dışı düşünürlerin konumlarını ilgiyle araştırırdı. İtalyan komünist psikiyatrist Basaglia’nın akıl hastanelerini kapatmasını ve gelişen devrimci atılımları, en az benim kadar heyecanla karşılamıştı.”Oğlum ben oraları geçtim..” havasına asla girmeden. İlhan Tekeli, Mete Tunçay, İlber Ortaylı gibi felsefeyle yakından ilgilenen ünlü tarihçilerimiz, hocanın rahle-i tedrisinden geçmiş, Füsun Akatlı, Ahmet Aslan, Kürşat ve Tülin Bumin de,  görüş ve düşüncelerini günümüze taşıyan parlak öğrencileri olmuşlardır. Severek emek verdiği tüm öğrencilerinin gelişimlerinden gurur duyar, onların kendisini geçmelerini sahici bir arzuyla teşvik ederdi.   

2.Umut ve İyimserlik: Bu iki kavram, bildiğim kadarı ile akademik psikolojide ve klinik psikiyatride yeterince ciddiye alınmamıştır. İyimserlik; bir insanın başına gelen iyiliklerin sonsuza dek süreceğine ve bu iyiliğin tüm insanlığa yayılacağına inançla ilişkilidir. İyimser insan başına gelen kötü şeylerin sınırlı olduğuna ve tekrarlamasının düşük ihtimal dâhilinde olduğuna adeta “karnından “ inanan insandır. Bu üç mükemmel insanda da böylesi bir iyimserlik vardı. Hatta biz gençler bazen bu insanların “polyanna”cılık oynadıklarından kuşkuya düşer, onlarla sıkı bir tartışmaya girerdik.

 Hayatı boyunca sosyalist öğretiye bağlı kalan ve bu yolda yürüttüğü siyasi mücadelelerde çok sıkıntılar yaşamış olan Sadun hocamızın, Sovyetlerin dağılmasından sonra, Moskova Belediyesini resmi daveti sonucunda yaptığı ilk Rusya ziyaretinden döndükten sonra yaşadığı ruhsal çöküntüyü paylaştığımız günlerdeydik. Moskova’daki bürokrasinin yoğunluğu nedeni ile donan hayatı, en basit sorunlara bile çözüm bulunmayışını, bir hafta boyunca topuğu düşen ayakkabısını tamir ettirecek ayakkabıcı bulamayışını anlatıyordu. Hemen ardından da bu sorunların aşılacağını, Sovyet Devriminin kalıcı, olumlu etkilerine olan inancını hüzünlü bir eda ile savunmaya devam ediyordu.

Emekliliği gelmeden,  Ankara Üniversitesindeki akademik kıskançlık nedeniyle Nusret Hocanın bilimsel “yetersizliği” öne sürülerek, erken emekliye sevk edilişine gösterdiği olgun anlayışı hiç unutamam. Biz öğrencileri yargı yolunu önerirken o, sakin ve masum bir tebessümle yetinmiş ve aslında kendisine iyilik yaptıklarını, artık o fakültede felsefe derslerinin verilmediğini ekleyerek, tam da yıllardır istediği gibi artık evinde ve ODTÜ’de sevgili İlhan Tekeli hocanın davetiyle Mimar ve mühendislere bilim felsefesi anlatmak istediğini ifade etmişti.  1960’lı yılların sonlarında Nusret hoca,  zamanın ODTÜ kampüsüne öğrenci taşıyan Amerika’dan gelme “et arabası” türündeki otobüslerle, her hafta Mimarlık amfisindeki derslerine büyük bir heyecanla giderdi. Ayşe Abla okulunun üst katındaki derslikte, çarşamba geceleri verdiği dersler, bizim için Atina’da Platon’un Akademisi lezzetini tattıran unutulmaz saatlerdi.

İyimserliğin ve bunla ilişkili olan umut etmeyi kesmemenin, karamsar filozof Nietzche’nin “İyimserlik sadece insanın acı çekmesini uzatmaya yarar.” aforizmasından çok daha fazla değer taşıdığını düşünüyorum. Umut, hayat boyunca geleceği düşünme ve gerçekçi planlar yapmayı sağlayan önemli bir temel yaşam pozisyonudur. Pozitif ruh sağlığı açısından da hayati öneme sahiptir.

3.Nükte ve mizah: Mizahın hayatın tatsızlıklarına direnmeyi sağladığı bilinen bir gerçektir. Freud’un öne sürdüğü gibi “ mizah, savunma işlemlerinin en yükseği olarak kabul edilebilir. Çünkü mizah, bilinçdışına bastırmanın yarattığı sıkıntı verici duygulanımın bilinçlilikten uzak durmasını sağlayan içeriği uzaklaştırarak, savunmanın otomatikliğini kırar.” Mizah sayesinde kişiler gerçeği görür, hisseder ama bu hisler ve düşünceler doğrultusunda eyleme geçmeyebilir. Mizah, kişiye rahatsızlık vermeden ve diğer insanlar üzerinde istenmeyen etkiler yaratmadan, duyguların meşru yollardan boşalmasını sağlar. Olgun bir mizah,  insanın acı veren koşullarla, doğrudan yüzleşmesine imkan tanırken, ayrıştırma- bölme yoluyla kişinin başka şeyle meşgul olmasını sağlar. Mizahın gücü, doğru zamanlarda ortaya çıkmasına bağlıdır. Mizahın gücünden yaralanmaktan kastım, her durumda şaka yapan,  fıkra anlatan kişinin tarzı değildir.

Mizah gücü açısından tanıdığım en mükemmel kişi kuşku yok ki yine Nusret Hoca’dır. Kendisini hiç abartmadan, haklılıklarına abanmadan, kendisiyle öylesine dalga geçerdi ki, biz gençler onun yanında, Prusyalı asker disiplini ile hayatı abartarak ciddiye alan “dava militanları” gibi kalırdık. Olağanüstü müzik  bilgisi, uygarlık tarihine olan derin ilgisi çevresinde hep hayranlık yaratmıştır. En karmaşık felsefe problemlerini  yalın bir dille eleştirme yeteneğine  sahipti. Büyük filozoflarla şaka yollu alay etmeye kendini ehil olarak görmesine rağmen,  meziyetlerini utangaç bir çocuk gibi gizler, bu yönleri ona hatırlatılınca da mahcup olurdu.

Paris’te 1977 yılında bir dönem felsefe dersleri verdiği Sorbonne Üniversitesinde ders sırasında bir öğrencinin Varoluşçu Felsefe ve Sartre hakkında ne düşündüğünü sorduğunda hocanın “Bu bir felsefe değil, Sartre’da en fazla iyi bir edebiyatçıdır, Filozof olarak hiç sevmediğim Heideger’in Fransız kopyasıdır. Ayrıca Camus ve Exupery ondan daha soylu sanatçıdırlar” sözü üzerine Fransız doktora öğrencisinin düştüğü şaşkınlığı unutamam. Bu konuşmadan bir hafta sonraki cumartesi gecesi Kürşat Bumin’le ben, davet ettiği ünlü “Coupole” restoranda tekerlekli sandalyele yemeğe gelen ve gözü doğru dürüst görmeyen Sartre’ı görünce ben muzip bir şekilde “Hocam şimdi Sartre’a  gidip onun hakkındaki görüşlerini anlatayım mı?” diye sorunca, “hiç çekinme gidebilirsin nasıl olsa kulağına gitmiştir.”dedi ve biz donup kaldık.

Üstün mizah anlayışı açısından bir örnek olarak Leyla hocayla ilgili bir anımı nakletmek isterim:

Yaklaşık on yılı aşkın tedaviye katılan hastalardan oluşan  bir grup terapi seansında gözlemci terapist olarak bulunuyordum. Orta yaş üstü, iri yarı bir erkek hasta grup oturumunda bir rüyasını anlatıyordu.. “Leyla Hanım, gece sizinle rüyamda sevişiyordum” deyiverince… Ortalık buz kesti. Leyla hanım gülümseyerek cevabı yapıştırdı:” Benimle mi? Yazık..Eminim ki; erken inzal olmuşundur”. Bu kez gülme sırası diğer hastalara ve bize gelmişti. Hastanın, grupta terapisti ile yaşadığı husumet dolu rekabeti, bir süredir göze çarpıyordu ve birçok hastayı da rahatsız ediyordu. Bu rüya olayı üzerine, Leyla hoca, ince ve ustalıklı bir yorumla, hastanın rekabet duygusunu ele alıp işledi,  grup bütünlüğünü bu hastanın bozmasına izin vermedi. Leyla hoca 50’li yaşlarında idi. Bir hayli kilolu idi. Kadınsılıktan uzak olmasından hiçbir rahatsızlık duymadığını, dış görünüşüne özen göstermediğini hepimizin önünde mizahi bir yolla anlatmış oldu.

4.Cömertlik ve merhamet: “Doksanaltı yaşında neredeysekör olan ve artık ne ders verebilen ne de manastırda çalışabilen yaşlı Zen ustası artık ölme vaktinin geldiğine karar verir. Kimsenin işine yaramadığını düşünerek ölmek için yemek yemeyi keser. Keşişler neden yemeği geri çevirdiğini sorduklarında artık yaşlılıktan bir işe yaramadığını ve herkese yük olduğunu söyler. Onlar dediler ki, “Şimdi ölürsen,”- Ocak ayıydı-“ hava böyle soğukken, herkes cenazende çok üşüyecek ve sen daha da fazla baş belası olacaksın. O yüzden lütfen yemek ye.” Bu ancak bir Zen manastırında yaşanabilir, çünkü müritler yaşlı ustayı o kadar çok sevip sayarlar ki formaliteye gerek yoktur. Bu sözler üzerine yaşlı usta yemek yemeye başladı. Ama havalar ısınınca yemeyi kesti ve kısa bir süre sonra öldü.” Böylesine bir merhamet! O zaman insan merhamet için yaşıyor; o zaman insan merhamet için ölüyor. Ölmek için doğru zamanı seçmeye bile hazır, böylece hiç kimsenin rahatı kaçmayacak ve kimsenin başına bela olmayacak.

Cömertlik bana göre; kişinin başkalarına; kendisine verilmesinden ya da yapılmasından hoşnutluk duyacağı şeyleri yapmaktan, ya da vermekten zevk almasıdır. Karşıdakinin sevgi ve saygısını kazanmaya dönük vericilikten çok farklı olarak hakiki cömertlik, çok hasbi bir niteliktir. Bildiklerini paylaşma, ortak bir davaya özverili bir katkıda bulunma , “ bana ya da yakınlarıma zarar gelirse kaygısı” taşımadan, inançları uğruna kavgaya girebilme özelliğini de cesaret olarak adlandırabiliriz. Cesur ve cömert insanlar, sahip oldukları bu erdemlerin çoğunlukla farkında bile değillerdir. Bu niteliklerini, o kadar içten ve sahici bir biçimde hayata geçirirler ki; dışarıdan kimi zaman “aptallık” olarak bile algılanabilir.

12 Mart muhtırasından sonra kaçmak ve gizlenmek durumunda olan birçok genç devrimci arkadaşımızı Nusret hoca evinde saklarken, sanki çok basit bir iş yapıyormuşçasına durumu abartmadan yaşamaya devam etmişti.

Leyla hocanın bir eğitici olarak terapist adaylarına kendini “kırık memeli Artemis” gibi sunmasını hep hayranlıkla izlemişimdir. Son derece mütevazı bir tarzla, istekli asistanlarına onca işinin arasında kişisel analiz dâhil, süpervizyon saatleri ayarlamak için çırpınışını başka hiçbir hocada görmedim. Kuramsal konulara pek düşkün olmayan Leyla hocam, kendisine yönelttiğim felsefi soruları dinler, tebessümle karşılar ve bu alanda hiçbir iddia taşımadığını ima edercesine tebessüm eder ve beni teşvik mahiyetinde olmak üzere sırtımı sıvazlardı. Kucaklamayı çok sever, dertleri olanları sabırla dinler, genellemelerden ve baştan savma öğütlerden özenle kaçınırdı. Kişisel süpervizyon saatlerimde, çocukluğuma dair anlattığım öyküleri ilgiyle karşılardı. Babasının diplomatik görevi gereği yurt dışında büyümüş, İngiliz mürebbiyesinden ana dili olarak İngilizce ve sonra İstanbul’da Notre Dame de Sion’da okumuş, mükemmel bir Fransızca öğrenmiş. Tıbbiyeden sonra yıllarca, Amerika’da aldığı psikiyatri eğitimi sırasında kısıtlı maaşından arttırarak psikanaliz enstitüsüne devam etmiş ve Türkiye’ye 1950’lerin sonunda döndüğünde, tescilli ilk psikanalist olarak İstanbul’da bir süre özel ofisinde hasta görmüştü. 1960’ların ortalarında yeni kurulan Hacettepe Psikiyatri kliniğine gelerek akademik hayata katılmıştı. Ancak akademik hayatın gerektirdiği bilimsel araştırma, yayın ve tez gibi konulara hiçbir zaman istekli olmamış ve bu camiada iddialı olmayarak profesörlüğe yükselmeyi de başarmıştı. Anadolu’yu, hastalarından edindiği izlenimler dışında neredeyse hiç tanımazdı. Bu nedenle olsa gerek, kültürel öyküm çok ilgisini çekerdi. “Multiple Mothering” (çoğul annelik) diye bilinen kuramı, ağzımdan dinlerdi. Anamın yanı sıra 3 hala ve 6 büyük teyzenin arasında büyümüş olmamın, kişilik yapımdaki etkilerini birlikte analiz ederdik. Yirmi yıl önce yazdığım “psikoterapiler” kitabıma kısa ve özlü bir takdim yazısı yazarak beni onurlandırmıştı.  Siyasi anlayışlarımız hiçbir zaman uyuşmadığı halde, herhangi bir önyargılı tutumuyla karşılaşmadığım bu muhterem hocamı rahmetle anarım.

Siyasi kimliğimin oluşmasında çok büyük etkisi olan Sadun Hocayla, Üniversite yıllarımda tanışmış, onun en karmaşık iktisadi konulara getirdiği yalın açıklamalarla büyülenmiştim. Siyasi mücadelesinde hiç yalpalamamış, askeri darbelerde eziyet ve işkence görmüş olmasına rağmen, akademik yaşamı ile siyasi kimliğini bağdaştırarak genç sosyalistlere  örnek olmuştur. 

Sadun Hocanın sosyalizm mücadelesi yanı sıra, yaşlılığının sonlarına doğru benim de etkin olarak rol aldığım “Türkiye Barış Meclisi” çalışmalarında,  Kürt sorunun demokratik ve barışçıl çözümüne verdiği destek, takdire şayandır. 2007 yılında düzenlediğimiz “Türkiye Barışını Arıyor” konferansında eşi ile birlikte, oturumları başından sonuna kadar izlemişti. Bastonuna dayanarak, ilgi ile dinlediği konuşmalar boyunca notlar almış, şark çıbanlı yüzü hiç asılmadan, yanına gelen her genç ile tek tek ilgilenmişti. Ayağındaki biri kahverengi, diğeri mavi çorapları, en önde oturduğu için dikkatimi çekmişti. Konuşmalar boyunca onu izledim ve antropoloji yüksek lisans tezimi okumak için hayli zaman ayıran, kendisinden istenen yardım elini hiçbir zaman geri çevirmeyen bu büyük insanı son defa, o gün kucakladım.

5.Olgunluk: Ruh sağlığı ile olgunluk arasındaki bağlantı, 60 yaşlarına kadar süren beyin miyelinizasyonu aracılığıyla sağlanmış olsa da, bu biyolojik alt yapı bilgelik için yeterli değildir. Yaşam deneyimlerinden ders çıkarmaya imkan sağlayan sosyal zeka yeterli değilse olgunlaşmak  mümkün değildir. Yakın zamanlara kadar üzerinde pek durulmamış olan psikolojik olgunluk kavramının bilimsel bir tanımını yapmak mümkün olmamıştır. Günlük dilde olumlu bir anlam ima eden bu kavram, insan bilimlerinde sınırları net olmayan bir terim olarak kabul edilmektedir. Bence olgunluk, gerçekliği doğrudan algılama, diğer insanlarla güven ve içtenliğe dayanan ilişkiler kurma ve yaşadıklarının sorumluluğunu üstlenme gibi kişilik özellikleriyle tanımlanabilir. Kendilerini olduğu gibi kabul edebilmiş olmanın iç huzuruyla, başkalarının ihtiyaçları ile ilgilenme, üretken ve yaratıcı olma, başkalarının dert ve sevinçlerini paylaşma, sürekli kendini geliştirme yolunda çaba gösterme gibi özellikler, olgunluk kriterleri olarak sayılabilir. Başkalarının acı ve ıstıraplarına duyarlılık  artmış, haksızlık ve adaletsizliğe isyan gemlenemez olmuştur.

“Bir gün, bir Zen ustası öldü ve maş müridi- kendisi de ünlüydü, hatta Ustadan daha da ünlüydü, aslında Usta onun yüzünden ünlü olmuştu- ağlamaya başladı; tapınağın merdivenlerinde oturup gözlerinden yaşlar akarak ağlamaya başladı. Binlerce insan toplanmıştı; insanlar buna inanamadı çünkü aydınlanmış bir insanı gözlerinden yaşlar dökülüp hıçkırırken ve ağlarken görmek mümkün değildir. “Buna inanamıyorum; neler oluyor? Ağlıyorsun ve bizzat sen kendin bize özdeki varlık hiçbir zaman ölmez deyip durmaktasın. Seni milyonlarca kez ölüm yoktur derken duyduk; öyleyse niçin ağlıyorsun? Ustan kendi varlığının içinde hala canlı” dediler. Mürit gözlerini açtı ve dedi ki, “Beni rahatsız etmeyin. Bırakın ağlayıp zırlıyayım. Ben Usta ve onun varlığı için ağlamıyorum, ben onun bedeni için ağlıyorum. Onun bedeni de güzeldi. Bu beden bir daha asla var olmayacak.” Manevi olgunluğu tam olan insan, Pir Sultana atfedilen  “bir dostun  gülü yareler.” türünden bir duyarlılık geliştirmiş olmalıdır.

Terapistler bakımından olgunluğun en iyi göstergesi kanımca sahici empati yetisidir. Erich Fromm’un empatiyi tanımlamak için Roma’lı Terentius’ın “ Ben bir insanım ve insani hiçbir şeyin bana yabancı kalmasına izin veremem” sözünü seçmesi çok anlamlı görünüyor. Ne kadar çirkin,şiddet ve şehvet dolu, mazoşist ya da sadistçe olursa olsun hastaların her türlü eylem ve fantezisine karşılık gelen yönlerimize karşı açık olmamız empatinin olmazsa olmaz kuralıdır. Olgun bir terapist, eğer açık olamıyorsa kendisine ait o bölümü neden kapatmayı tercih ettiğini araştırmak zorundadır.

Olgunluk, hatalarımızı kabul etmek demektir. Terapist için de geçerli bir koşul. Hastalarından öğrenmeye ve kendini geliştirmeye açık bir terapist örneği olarak Sandor Ferenczi’nin şu tutumu bence çok anlamlıdır. Ferenczi, zaman zaman hastalarına ”Belki kör noktalarımdan bazılarının yerini bulmama yardımcı olabilirsiniz” dermiş.

Psikolojik olgunluk konusu açısından seçilmiş denekleri yaşam boyu uzunlamasına inceleyen bazı araştırmalar göstermektedir ki; bu insanlar, yaşamlarının bazı dönemlerinde ciddi çevresel streslerden ötürü büyük güçlükler yaşamış olmalarına rağmen kısa sürede toparlanabilmişler ve ruhsal bütünlüklerini koruyabilmişlerdir.

Olgunluğu yaşlılıkla doğrudan ilişkilendirmek doğru değildir. Birçok araştırma genç erişkinlik dönemlerinde bile bazı insanların olgun olduklarını göstermiştir. Minnet ve takdirle andığım bu hocalarımın izleyebildiğim kadarıyla gençlik dönemlerinde de akranlarından daha olgun oldukları gayet açık bir gerçektir. Bu bakımdan olgunluğu yaşla ilişkilendirmek mümkün değildir. Yaşam olaylarına hangi çağda olursa olsun etkin olarak katılabilme kapasitesi psikolojik olgunluk için genel bir kuraldır. Yaşla olgunluk arasında neredeyse ters bir ilişki olduğunu düşündürecek kadar bir hayli “huysuz, nobran ve hoyrat ya da hep adölesan kalmaya istekli” nice yaşlı hoca gördüğümü belirtmeliyim. Emeklilik yaklaştıkça koltuğuna yapışan, egemenlik duygusunu hissettiren kurumsal statüden sıyrılınca bir hiç haline geleceğini sezerek giderek huysuzlaşan, kendi dalında parlak ama yerine insan yetiştirme arzusu duymayan bencil hocalara da maalesef sıkça rastlıyoruz.

Buna karşılık yaşlandıkça adalet duygusu iyice billurlaşan, kendisine aktarılan “anlam dünyasını” gelecek kuşaklara aktarmayı bir insanlık görevi diye hisseden bilge hoca ya da insan görmek ender sayıda kişiye nasip olmaktadır. İşte bu bilgeleşmiş, hikmet sahibi kişileri” mükemmel ruh sağlığı”nın örnekleri olarak görmekteyim.

6. Varlık Sevgisi: Sevgi kavramı anlamı çok açık gibi görünmesine rağmen karışıklık ve belirsizliklerle doludur. Filozoflar, sanatçılar ve psikologlar, mistikler çeşitli sevgi türleri üzerinde dururlar. Sevgiyi doğrudan tanımlamak gerçekten de çok güçtür. Ancak bu kavramı bileşenlerine ayırarak betimleyebiliriz. Mutlu olma ve ruhsal açıdan sağlıklı olmanın olmazsa olmaz ön koşulu sevgidir, ama nedir bu sevgi? Kanımca sevgi kavramını en iyi işleyen iki filozof psikoterapist, Erich Fromm ve Abraham Maslow’dur.

Fromm’a göre; “sevgi bir etkinliktir; edilgen bir olay değildir. Bir şeyin içinde olmaktır, bir şeye kapılmak değil. Sevgi vermektir, almak değil. Vermek, bir şeyden “vazgeçmek”, ondan yoksun kalmak demek hiç değildir. Kişiliği gelişmemiş, alıcılık ve sömürücülük ile istifçilikten öteye geçememiş birisi, vermeye hazırdır, ama ancak bir şey almaya karşılık ; bir şey almadan vermek onun gözünde kandırılmak demektir.Yaratılıştan yaratıcı olmayanlar vermeyi bir yoksullaşma sayarlar… Yaratıcı kişi içinse, vermenin buna taban tabana zıt bir anlamı vardır. Vermek, güçle dolu olmanın en iyi anlatımıdır. Verme eylemi sırasında gücümü, zenginliğimi, üstünlüğümü duyarım. Bu yüceltilmiş canlılık ve doluluk yaşantısı beni coşkunlukla doldurur.”

Görüşlerini çok kısa olarak özetlediğim Fromm, sevginin etkin özelliği olan verme eyleminden başka sevgide her zaman görülen temel bileşenlere de işaret eder. Bunlar ilgi, sorumluluk, saygı ve empatik anlamadır.

Sevgi, sevdiğimiz şeyin yaşaması, gelişmesi için duyduğumuz canlı bir ilgidir. Kişi, uğrunda çaba gösterdiği şeyleri sever, sevdiği için de çalışır.

İlgi ve bakım, sevginin başka iki boyutudur.  Sevdiğimiz kişi ya da nesneler için sorumluluk duyarız. Onların ruhsal-manevi ihtiyaçlarını kavrar ve bu ihtiyaçların doyumu açısından sorumluluk taşırız.

Sorumluluk, sevginin üçüncü tamamlayıcı bileşeni olan saygı ile birlikte değilse çabucak zorbalığa, kendine bağlamaya dönüşebilir. Saygı, korkmak ya da çekinmek değildir. Bir insanı olduğu gibi görebilmek, onun kendine özgü bireyselliğini fark edebilmektir. Sevgideki saygı, sevilen kişinin kendisi için, kendisine göre gelişmesini istemektir. Saygı duymanın ön koşulu ise özgürlüktür. Saygı ancak özgürlüğün bulunduğu yerde vardır. Sevgi özgürlüğün çocuğudur.

Karşı cinse yönelik sağlıklı sevgi aşktır. Birisine âşık olmak yalnızca karşı konulamaz güçlü bir duyguya kapılmak değildir; bir karardır, bir yargıdır, bir söz vermedir. Aşk yalnız duygu olsaydı, birbirini ölene dek sevmek için söz vermek gerekmezdi. Duygular gelir geçer, eyleme yargı ve karar karışmazsa o duygunun ölünceye dek süreceğini nasıl bilebiliriz. Kısacası aşktaki sevgi bir irade ve bağlılık eylemidir. Kurulan bir sevgi bağı ancak bu irade ile sürdürülebilir.

Varlık sevgisi biraz daha karışık ve mistik içerikli bir sevgi türüdür. Varlık kavramı taşıdığı metafizik anlam nedeniyle akademik psikolojinin hoşlanmadığı bir terimdir. Ancak insan denen varlık, deneysel koşullarda gözlemlenen ve davranışları sadece matematik formüllerle açıklanan basit bir yaratık da değildir.

Varoluşun anlamı, bireylerdeki “değer” kavramının önemi, “kimlik” arayışlarının kişilik gelişimindeki rolü, doruk deneyimlerin ruh sağlığımızdaki önemi, yaratıcılığın insan yaşamındaki yeri, özgürlük ve insan onuru gibi konular hümanistik-varoluşçu psikolojinin önemle ele aldığı sorunlardır.

İki türlü sevgiden söz eden Maslow, birincisine “Varlık Sevgisi”, ikincisine de “Yoksunluk ( Eksiklik) Sevgisi” adını verir. Eksiklik sevgisi, kişinin kendisindeki bir eksikliği tamamlayan ya da ihtiyacını gideren kişi ya da nesneye beslediği sevgidir. Dolaysıyla bu tür sevgi araçsaldır.

Varlık sevgisini tanımlamakta psikolojinin yetersiz kaldığını, bunu en iyi tanımlayanların din, estetik ve felsefe alanındaki düşünürler olduğunu vurgulamak önemlidir. Varlık sevgisi olanlarda ortalama, sıradan insanlarda görülmeyen özel türden bir “bilme-anlama- kavrama” yetisi vardır. Varlık sevgisi olan kişi, sevdiği varlıkta diğerlerinin göremediği özellikler görür. Sevgi nesnesine yönelik duyarlı ve güçlü bir algılama yetisi vardır. Bu insanlar en yüksek düzeyde mutluluk ve doyumun yaşandığı “doruk deneyimler (peak experience)” yaşamaya yatkındırlar. Pozitif Ruh Sağlıkları da bu nedenle mükemmeldir. İnsanları araç değil, kendi içlerinde bir amaç olarak görmek, işte sağlıklı bir ruhun en temel yaşam ilkesidir.

Yukarda tanımlamaya çalıştığım sevgi ve aşktan nasibini almamış kişilerin nasıl bir terapist olacağını  sorgulayabiliriz. Narsisitik eğilimleri ve “ben merkezci” tutumlarını tanıyıp, bu yönlerini törpülememiş bir psikiyatrist ya da klinik psikoloğun gerçektende aşk acısı çeken, yaşamına anlam bulamayan, varoluşsal krizlerle başı dertte olan kişilere yararlı olabileceğini tahayyül bile edemiyorum.

Adlarını saydığım hocalarımın ve yukarda tasvir ettiğim Naim amcamın belki de en karakteristik özellikleri sevgilerindeki yüceliktir. Bu mükemmel insanların sahici sevgilerini, yanlarında bulunduğunuz zaman hiç konuşmasalar da yüreğinize saldıkları hoşluk ve sağladıkları huzurdan kolayca anlayabilirsiniz.

Ruh sağlığı açısından kusurlu bir insanın hiçbir koşulda iyi bir terapist olamayacağını iddia etmek gibi bir aymazlık içinde değilim. Kuşkusuz iyi eğitimli, dürüst ve yetenekli ama belirli bazı kişilik sorunları ya da kusurları olan terapistlerin de belli bazı türden hastalara yardımcı olabileceğini teslim ediyorum. Ancak yaşam krizleri ve varoluşsal  anksiyete gibi dertlerle gelen hastalarda ya da hayatlarında anlam boşluğu çeken, kronik mutsuz insanlarla uğraşırken kişisel özelliklerimizin sıkı bir şekilde sınanacağını da kabul edelim. Pozitif ruh sağlığı yeterli terapistlerin çok daha yararlı olacağını bu tartışmaların ışığında öngörmek sanırım zor olmayacaktır. Nitekim terapist adaylarının hangi ekole mensup olurlarsa olsunlar ciddi bir terapiden geçmek ve mesleklerinin başlarında  hocalarından “süpervizyon” almalarının terapistlerin  psikolojik  olgunlaşmasına  yardımcı olması boşuna değildir.Yanlış anlaşılmayı önlemek için belirtmeliyim ki ben kusursuz bir insan değilim. Ego ideallerim olarak yukarda örneklendirdiğim uzak ya da yakın yaşam ustaları ile karşılaştırıldığında kendimi bir hayli eksik ve kusurlu bulmaktayım. Leyla hocanın bana taktığı ” iflah olmaz ebedi talebe” olmayı hayatımın en önemli gerçeği olarak görüyorum. Gençlik dönemlerimde siyasal ideolojiler ve felsefi doktrinler ile yoğun olarak meşgul olurken psikoterapiler konusunda doymak bilmez bir açlıkla okumalar yaptım. Hocalarıma yönelttiğim felsefi sorularla onları bir hayli bunalttığım ve bir üstünlük duygusu ile ne dediği kolay anlaşılmaz felsefi tartışmalar yaptığım zamanlar çok olmuştur. Asistan arkadaşlarımdan Dr. Ahmet Gögüş’ün bana “Freud”  lakabı takmasını önceleri bir küçümseme gibi algıladığımı ve tepki gösterdiğimi hatırlarım. Şimdilerde ise örtük bir gururla bu ada layık olmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Orta yaşlarımdan sonra kültürel konulara ve tarihe yönelmekle beraber Anadolu’da yaşayan mistik  öğretilere yakınlık duydum ve bu alanda çalışmalar yaptım. Bu yıllara ait duyarlılığım hala sürmektedir. Transkültürel psikiyatri ve etnopsikoterapiler her zaman ana ilgi alanım olarak kalmıştır. Anadolu’nun heterdoks, ezoterik inanç ve ahlak öğretisi olan Alevilik-Bektaşilik benim için tüm çekiciliği ile zihnimi ve ruhumu ayartmaya devam ediyor.

Psikiyatr ve terapist olarak 40 yılı bulan mesleki yaşamımda iki farklı dönemden söz edebilirim. 1970-1990 yılları arasında tam gün çalışan ve bunu meslek ahlakı açısından da savunan bir öğretim üyesi olarak Hacettepe’de çalıştım. Bilimsel çalışmalarımı yürütürken mesleki ve kişisel birikimlerimi arzulu asistanlara ve genç öğretim görevlilerine aktarmaktan çok büyük bir doyum sağladığımı biliyorum. Özellikle klinik sorumlusu olduğum dönemlerdeki tedavi ekibi ile yoğun etkileşimlerin, beni fazlasıyla motive ettiğini söylemeliyim. Poliklinik çalışmalarım sırasında stajyerler ve internlerle hasta görmekten çok zevk alır, vakaları onlarla tartışmayı yararlı bulurdum. O yıllar diyebilirim ki; benim mesleki olarak altın çağımdı. Uzmanlık ve genç öğretim üyeliği dönemlerimde tam gün çalışanlara verilen maaşla 2 çocuklu ailemi, mütevazi bir hayat tarzı içinde  geçindirebiliyordum. Aileden kalan her hangi bir miras da olmadığı için bu dönemde  yeni bir karar vermem gerekiyordu. 1990’ların başında dönem arkadaşlarımın çoğu genç profesörler olarak muayenehane açmaya başlamışlar ve kısa sürede yaşam standartlarını yükseltmişlerdi. 20 yılı aşkın ödemekte olduğum kiralar artık benim de canıma tak etmiş ve iki çocuğun kolej masrafları giderek bütçemi zorlamaya başlamıştı. Benimsemediğim halde “yarı zamanlı statüde öğretim üyesi olmaya” karar verdim. 5 yıllık profesör olarak açtığım ofiste hiç ummadığım kadar çok sayıda hasta görüyor, klinikte öğlen 14.00’e kadar eğitim etkinliklerine katılıyordum. Birkaç yıl sonra maddi koşullarımda büyük bir rahatlama olmasına rağmen, ben kendimden memnun değildim. Haftada 6 gün ve geç saatlere kadar çalışmanın yorgunluğuyla, neredeyse ciddi bir şey okuyamaz ve araştıramaz hale gelmiştim. Muayenehane koşullarında çalışmak giderek beni de değiştirmiş ve hızlı hasta gören, ilaçlara büyük ölçüde sığınan, sert ve sinirli bir ruh hekimi haline gelmiştim. Gerçi taşradan gelen hastalarım bunları dert edinmeyip, şikayet etmiyorlardı ama, gençlerle psikoterapötik çalışma gücü ve zamanı bulamadığım için onları güvendiğim klinik psikologlara yönlendiriyordum. Kişilik sorunları ön planda olan hastaları, ciddi uyum zorlukları yaşayan nevrotikleri ya da yaşam krizleri ile baş edemeyen kişileri,  eskiden olduğu gibi ele alıp, onlarla yoğun çalışmak artık eskisi gibi cazip gelmiyordu. Çoğu eski hastamın beni sıcak, sabırlı ve güler yüzlü olarak tanımalarına karşı, son dönemlerdeki sabırsız tutumlarımdan ötürü incindiklerini biliyorum. Yeteneklerini gönülsüzce de olsa pazara sunan tüm profesyonellerin yaşadığı, ciddi bir mesleki doyumsuzluk içinde bocalıyor, koşullarımı değiştirmek için de yeterli bir kararlılık gösteremiyordum. Varlığımın en değerli öğesi olan ruhumu pazara sunmuş, piyasa malı satan ve çok kazanan ama giderek öz saygısını yitiren bir insan haline gelmiştim. İhtiyaçlarımızın repertuarı değişmiş, ev, yazlık ve arabalar artık elde edilmesi gereken birer amaç haline gelmeye başlamıştı. Kısacası ruhum ve zihnim kadar bedenim de yorulmuş, meraklarım ve hobilerim sönmüş, gergin ve mutsuz bir halde, tüketim ve servet edinme çarkını çevirmekle meşgul bir insan haline gelmiştim.

1999 yılında hiç beklemediğim bir gelişme oldu. Bülent Ecevit’in kültür ve eğitim alanlarında bu ülkeye yararlı katkılarımın olacağı yolundaki telkinlerin de etkisi ve ısrarlı çağrısıyla, Nisan 99 seçimlerinde DSP’den Sivas milletvekili adayı olmayı ikircikli bir duygu içinde olmama rağmen kabul ettim. Kısa bir siyasi çalışma sonunda, Sivas’tan DSP’den milletvekili olarak parlamentoya girdim. Hayatımda çok kökten bir değişiklik olmuş, üniversiteden emekliye ayrılmıştım. Mevzuat izin verdiği için ofisimi kapatmamış ve haftada birkaç gün yine az da olsa hasta görmeye devam etmiştim. Türkiye’nin mali krizlerle neredeyse çökme noktasına geldiği dönemde, mecliste ve bir koalisyon hükümetinde aslında yapmayı umut ettiğim olumlu hizmeti ve katkıyı gerçekleştiremeyeceğimi acı bir deneyimle anlamış oldum. Akademik hayatın fildişi kuleleri arasında yaşamaktan,  ülkemi ve devlet aygıtını gerçekçi bir biçimde tanımamış olduğumu kısa süre içinde anladım. Bağımsızlık ve özgürlük düşkünü olduğumdan otorite ile aram hiçbir zaman hoş olmamıştır. Üstüne üstlük siyaset kurumundan ve siyasi bir kimlikten de mutlu değildim. Kitle partilerinde alaylı siyasetçiler ile, popüler, entelektüel kişiliklerin paraşütle siyasete dâhil edilmesi, her zaman ciddi bir çatışma ve uyumsuzluk yaratmıştır. Bu gerçek, içinde yer aldığım partide su yüzüne çıktıktan sonra, bir grup milletvekili arkadaşımla parti içinde “sol” bir muhalefetin oluşmasında etkin rol aldım. Ancak yaşanan siyasi ve ekonomik krizlerle başarısız olan koalisyon hükümeti sallanmaya başladı ve bilindiği gibi henüz bir buçuk yıl daha süre varken, 2002 yılı sonbaharında yapılmak üzere meclis erken seçim kararı aldı.

Tekrar seçimlere katılmadığım gibi partiden de ayrıldım. Üniversiteye dönmek istemedim ve tekrar serbest tam zamanlı olarak çalışmaya devam ettim. Siyasi kimliğim yüzünden ve üniversite ile bağım koptuğu için hasta sayımda belirgin bir düşme oldu. 2 yıl dayandıktan sonra hayatımın akışını neredeyse tümden değiştirecek bir kararla boşandım. Yeşim’le yepyeni bir hayat kurduk. Sevgili dostum Dr. Gülseren Budayıcıoğlu ile ve Dr. Psikolog Akif Sayılgan ve Prof.Dr. Ayşe Yalın’ın da katıldığı bir ekiple, Özel Madalyon Psikiyatri Merkezini kurduk. Meslek hayatımın en huzurlu dönemini yaşamakta olduğum bu ortamda, eşimin ısrarlı yönlendirmeleri ile başta Freud hakkında iki kitap olmak üzere ve Pozitif Ruh Sağlığı ve Alevilik hakkında kitaplar yayınlamam bu dönemin ürünleridir.

Son birkaç yıl öncesine kadar psikiyatri ve psikoterapi konusunun dışında çok çeşitli alanlarda, kimi akademik düzeyde kimi de özel okumalar olmak üzere çok yoğunlaştım. Keşfedilecek ve hatta fethedilecek alanlar olarak gördüğüm felsefe, antropoloji, tarih ve siyaset bilimi beni her zaman cezbetmiştir. Sanki psikiyatr olmak bana yetmiyormuş gibi, bir entelektüel açlık hissiyle diğer insan bilimleri alanlarına heyecanla atıldım. Sadece psikiyatr olmayı kendim için yeterli bulmayıp hatta küçümsediğim yıllarda entelektüel anlamda beni baştan çıkaracak konulara çok zaman ve enerji harcadım. Bunlardan dolayı pişman değilim. Asıl yararlı olabileceğim mesleki çalışmalarıma ve yeniden hastalarıma eskiden olduğu gibi müşfik bir hekim olarak geri dönmeyi seçmemde en önemli pay Yeşim’indir. Nitekim diğer kitaplarımda yaptığı önemli katkılardan çok daha fazla bu kitaba emek vermiştir. Anlattığım vakaları merakla dinleyip, kitapta yer alan öykülerin bir tür dramaturjisini yapan eşime minnet ve şükran borçluyum.

Tagged: , , , , ,